Gülen etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Gülen etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Mayıs 2025 Pazartesi

Erdoğan rejimi ile çözüm arayışına dair düşünceler...

Gökhan Bacık’ın gündeme getirdiği çözüm arayışına dair reaksiyoner bir şeyler yazmaktansa kıymet verdiğim bir arkadaşımın 2025 Ocak ayında bana yönelttiği bazı sorulara verdiğim cevapları paylaşmanın daha doğru olacağını düşünüyorum. Bu bağlamdaki yazışmalarımız kapsamındaki iki email içeriğini (bağlama oturması amacıyla yaptığım) çok küçük iki editle paylaşıyorum. 

 Birinci email (küçük editlerle) 

 (…) 

 Size biraz geç cevap vermeyi, sorularınız üzerine biraz düşüneyim diye tercih ettim. Kusuruma bakmayın. Düşüneyim dedimse bir şeyler de ortaya çıkmadı pek. Onun için de kusura bakmayın. 

Hocam, belki uzaktan da olsa hissediyorsunuzdur, ben Türkiye konusunda çok karamsarım. Erdoğan rejimi devam ettiği müddetçe uydurduğu “F…” maymuncuğunu iştihayla kullanmak isteyeceğini düşünüyorum. Çünkü, şekli şimali, ucu bucağı olmayan “F..” yaftası, toplumun muhalif herhangi bir kesimine karşı rahatlıkla kullanılma konforu sağlıyor. Öte yandan, ulusalcı, Avrasyacı, Ergenekoncu vesaire çevrelerin Erdoğan'la iş birliklerinin ana kolonunu da bu mesele oluşturuyor. 

Malumunuz, PKK ve Apoculuk yaftası sadece muhalif Kürtler ve bir kısım aşırı sol kesim için araçsallaştırılabilirken “F..”nün kullanım alanının sınırı yok. Bu yafta üzerinden otoriter bir rejim inşa etti ve bu rejimi daha da konsolide edebilmesi için istismara devam edecektir. Bu istismarın bir gereği ve neticesi olarak uyduruk gerekçelerle masum insanları grup grup gözaltına aldırtıp hapsetmeyi sürdürecektir. Böyle kullanışlı bir aracı elinden bırakmasını sağlayacak herhangi bir pazarlık gücünün mazlum kesimlerde olduğu kanaatinde değilim. “F..” propagandasıyla Hizmet mensuplarını kitlelerin gözünde PKK’dan bile daha fazla şeytanlaştırdığı için mazlumları herhangi bir genel af kapsamının dışında tutmakta da zorluk çekmeyecektir. Buna birinci zorluk diyelim. 

İkinci zorluğu ise, kanaatimce, Hizmet Hareketi’nin halen tüzel bir kimlik oluşturamaması teşkil ediyor. Tüzel kimlik eksikliği, devasa iddiaları ve sorunları cevapsız bıraktığı gibi, en kritik konularda bile muhatapları muhatapsız bırakma sorununu da beraberinde getiriyor. Diyelim ki, bahsettiğimiz ilk zorluk yok veya yok oldu, kim, hangi sıfatla anlaşma zemini oluşturmak için muhataplara muhatap olacak. Bu muhatapları kim, hangi yöntemle belirleyecek? Belirlenen kimseler kimleri temsil edecek? Meşruiyetlerini nereden alacaklar? Kapsayıcılıkları nasıl sağlanacak? Kitlelerin rızası nasıl alınacak veya oluşturulacak? Bu rıza hangi kanallarla irade oluşumuna katkı verecek? Raporda (2019) bu soruna enine boyuna dikkat çekmeye çalışmış, en kötü halin bu muhatapsızlık hali olduğunun altını çizmeye gayret etmiştim. Üstelik o zaman Hocaefendi hala hayattaydı. Bu sorun daha da derinleşerek varlığını sürdürüyor. 

Üçüncü ve bana göre en büyük zorluk ise, (varsayalım ki bir tüzel kişilik ve meşru bir temsil entitesi oluşturuldu) ilkesel/ahlaki duruşu terk etmeden, bugüne kadar savunulan her şeyi yutup yalamadan bir anlaşmanın olamayacağıdır. Binlerce insan tonlarca acı ve ızdırap çekti ama büyük ölçüde (temelli/temelsiz) ahlaki üstünlük duygusuna dört elle sarılarak bu acı ve ızdıraplara karşı dayanıklılık göstermeye çalıştı. Kanaatimce bu ahlaki duruşu bütün bütün terk etmeden böyle bir anlaşmanın zeminini oluşturabilmek zor. Peki, zulüm altında yaşamaya devam eden mazlumların kaçta kaçı ne pahasına olursa olsun böyle bir anlaşmaya razı olur? Bu konuda bir çalışma, bir kamuoyu/nabız yoklaması var mıdır? Erdoğan rejiminin, 2013’ten beri yaşattıklarını meşrulaştıracak böyle bir süreci nasıl tepe tepe kullanacağını düşünmek bile kâbus olur. Benim hissiyatım, Erdoğan gibi bir ahlaksızın önünde eğilmektense yok olmak evladır. Tabii, bu benim şahsi duruşum. 

Kıymetli Hocam, “Peki ne yapacağız öyleyse?” diye sorduğunuzu duyar gibiyim. Bir dizi düşüncemi sıralayayım: 

1) Türkiye’de kalanlar ve kalmaya devam edecek olanlar bugünkünden bile daha düşük profilde pozisyon almalılar. 

2) Çıkabilen/çıkarılabilen kim varsa (eğitim, yatırım, extraordinary yetenekler için özel yeşil kart, yeşil kart piyangosu, kaçak yollar) bir yolunu bulup ülkeden çıkarılmalı. 

3) Türkiye’dekiler homojen gruplaşmalardan uzaklaşmalı, mümkün mertebe hak/hukuk, özgürlük temelli heterojen oluşumlarda (parti, NGO, insan hakları örgütleri vs) roller üstlenmeli, grup aidiyetinden sıyrılıp meşreplerine uygun toplumsal aktörler haline gelmeye çaba harcanmalı. 

4) Hizmet mensuplarının mağduriyetlerini ve mazlumiyetlerini aşırı egosantrik ve propagandist yaklaşımlardan uzak kalarak kamunun genelinin sorunlarından bir sorun olarak zamana yayılı bir şekilde anlatmanın, mağduriyetleri gidermenin zeminini oluşturmaya gayret etmeliler. Sürekli mağduriyet anlatısı hem anlatanı hem muhatabı yorabiliyor ve “compassion fatigue” denilen bir nevi merhamet yorgunluğuna veya duyarsızlığına yol açabiliyor. Hizmet mecraları maalesef yıllardır aşırı (ve önemli ölçüde egosantrik) mağduriyet anlatımıyla ciddi bir doz aşımına yol açmış bulunuyor. Böylece muhataplar nezdinde bu mağduriyet anlatıları propaganda kategorisine indirgeniyor. Oysa çok farklı temalar ve anlatılar içerisinde doz aşımına gitmeden bin bir dil ve üslupla mağduriyetlerden bahsedilebilse inandırıcılık ve etkide daha başarılı olunabilir. 

5) Yurtdışında yapılan bazı alengirli yayınlar bir kısım insanlarda (yıkılmadık ayaktayız, hala iriyiz/diriyiz, elimiz en derinlere kadar ulaşıyor şeklinde bir duyguyla) heyecan uyandırsa da bunlar sürecin sona ermesine katkıdan ziyade Türkiye’deki zulüm makinasını diri tutmaya ve çarklarına yağ sürmeye yarıyor. Sadece Hizmet mensuplarının mağduriyetleri değil, geneli ilgilendiren insan hakları/özgürlükleri ve ilkesel demokrasi hak/hukuk savunusuna devam edilirken, kozmik habercilik peşindekileri yaptıklarını yeniden düşünmeye cesaretlendirmek gerekiyor. 

Sorduğunuz sorulara tatmin edici cevaplar veremediğimin farkındayım. Kusura bakmayın. 

 ** 
 
İkinci Mail (küçük editlerle) 

(…) 

Hizmet ile Erdoğan rejimi arasında asimetriyi bile aşan çok ciddi bir güç dengesizliği mevcut. Bu güç dengesizliğinden dolayı herhangi bir teşekkül oluşturarak pazarlık masasına oturmak ve ciddiye alınmayı beklemek bana çok muhal ve bir o kadar da naif geliyor. “Erdoğan ve rejimi, Türkiye’de ve etki edebildiği diğer coğrafyalarda, 85 milyonluk bir ülkenin imkanlarını seferber/istismar ederek, istediği gibi at oynatabiliyorken hangi motivasyonla pazarlığın tarafı niye olsun?” sorusunun cevabını bulmadan ifade etmiş olduğunuz herhangi bir maddeyi konuşmak bana yersiz geliyor. “Hizmet’in, Hizmet adına konulacak şartların takibi ve bu şartların gerçekleştirilmesi adına ne gibi bir müeyyide gücü var?” konusu da aynı ölçüde cevabının bulunması gereken bir diğer soruyu teşkil ediyor. 

Mevcut şartlar altında, mağduriyetlerin giderilmesine matuf Hizmet’e özel onurlu diyebileceğimiz herhangi bir pazarlık ve anlaşmanın mümkün olabileceğine ihtimal vermiyorum. Bunun yerine, ulusal ve uluslararası dinamikleri de harekete geçirerek, Türkiye’nin yeniden hukuk ve demokrasiye, özgürlükçü değerler eksenine dönmesini sağlamak yönünde çabalar harcanması, belki daha uzun vadeli olacak ama, bana daha anlamlı geliyor. Ancak böyle bir şey gerçekleşirse hukuksuzlukların durabileceğini, bazı hak gasplarının giderilebileceğini düşünüyorum. “Şunu yaparsanız, biz de bunu yaparız” kategorisinde sayılanların ancak (PKK-Rejim, Hamas-Netanyahu hükümeti örneklerinde olduğu gibi) asimetrik dahi olsa aralarında belirli bir güç dengesi ve iyi-kötü/meşru/gayri meşru yaptırım potansiyeli olan unsurlar arasında olabileceğini düşünüyorum. Hizmet ile Erdoğan rejimi arasında böyle bir güç dengesinden bahsetmemiz ne kadar mümkün? 

Önceki mailde de kısaca değindiğim gibi, yapılması gereken, Erdoğan rejiminin zaten ülkede neredeyse tamamen talan ettiği, yurtdışında ise pek çoğunu kontrol altına aldığı assetleri masaya sürerek yürütülecek bir pazarlıkla anlaşmaya varmak değil. Türkiye’nin top yekûn demokrasi ve hukuk devletine dönmesini temin edecek çabaların içerisinde olmak. Bu çabalardan orta ya da uzun vadede sonuç alınır alınmaz mevzuu ayrı bir konu. Bendeki kanaat Erdoğan rejimi gitmeden veya demokrasi ve hukuka dönülmeden bu zulmün bitmeyeceği, bahsettiğiniz tavizlerle sorunların çözülemeyeceği yönünde. 

(…)

25 Ekim 2015 Pazar

Çok az, çok geç


Herkes ona “AK Parti’nin vicdanı” diye bakardı. Kritik dönemlerde cesur çıkışlar yapar, “hakikatin sesi” olarak görülürdü. Siyasi sicili temizdi. Adı yolsuzluklarla, hırsızlıklarla, rüşvetle, şaibelerle anılan bir isim değildi. Ama ne yazık ki, AKP’ye dönüşüm sürecinde AK Parti’nin neredeyse tamamını kaybettiği hayati değerlerin paralelinde O da kendisini kendisi yapan pek çok şeyini kaybetti. Kim ne derse desin nev-i şahsına münhasır siyasi ve insani bir değerdi. Ama kendi değerini bilemedi.
Çünkü göz göre göre ve taammüden işlenen hukuksuzluklar, keyfilikler, zulümler, despotluklar, hırsızlıklar, yolsuzluklar, rüşvetler, talanlar, yalanlar, iftiralar, hakaretler, dökülen kanlar karşısında sus pus olmuştu. Sus pus olmakla da kalmayıp Türkiye’nin en masum çevrelerine karşı girişilen linç kampanyalarıyla Şeytanlaştırma korosunun bir parçası haline gelmişti. Ancak tek adam despotluğunu kurma çabaları gelip kendi sınırını tehdit etmeye başlayınca sesini hafiften ve ürkek bir edayla yükseltmiş, Erdoğan’ın ayaklar altına alıp paspasa çevirdiği tartışmalı “özgül ağırlığı”nı hatırlama ve hatırlatma ihtiyacını duymuştu.
Erdoğan’ın dümende olduğu Türkiye adım adım keyfiliğe, hukuksuzluğa ve bir tek adam despotizmine doğru hızla yol alırken kırmızı çizgilerini kendi siyasi ikbalinin gereklerine eşitleyerek halk nezdindeki “AKP’nin vicdanı”, “hakikatın sesi” olma kredisini müsrif bir siyasi hovarda gibi kendi elleriyle yiyip bitirmişti. Çok hızlı bir mutasyona uğrayarak siyasi bir canavara dönüşen AKP’nin saflarında türeyen siyasal İslamcı bir güruhun ülkeyi kesif bir İslamo-Faşizme doğru taşımasına karşı sesini hiç çıkarmamıştı. Cılız da olsa ses çıkarıyor gibi yaptığı her seferinde ise kişisel sıkıntılarını merkeze alarak bazı tumturaklı sözler sarf etmekten öteye gidememişti. İşte böyle böyle inandırıcılığını, güvenilirliğini, saygınlığını, itibarını ve ağırlığını geri dönüşü olmayacak şekilde kaybetmişti.  
Bu hazin noktaya gelmesi hemen olmadı tabii… Ne yazık ki, şöhretli vicdanını ne Roboski/Uludere katliamı sonrasında sızlarken görebilmiştik, ne de Gezi Parkı protestoları sırasında. 2011’den bu yana ne Kürtlerin karşı karşıya kaldığı kıyım ve baskılar karşısında hakikatin sesi olabilmişti, ne de Alevi vatandaşlarımızın yıllarca boş vaatlerle oyalanmalarına karşın haklarının verilmemesi karşısında. Soma’da, Ermenek’te para hırsına feda edilen önlemlerin alınmaması yüzünden kurban verilen yüzlerce madencinin ardından aymazlığı ve utanmazlığı maske edinenlerle aynı kabinede yan yana oturmakta bir sorun görmemişti mesela. Ne kadar farkındaydı bilemem ama 17/25 Aralık 2013’te ortalığa saçılan devasa yolsuzluk ve rüşvet kanıtlarının güçlü bir sel gibi önüne katıp sürükledikleri arasında kendisinin “temiz adam”, “dürüst adam” imajı da vardı. İmaj işte! Demek ki yıllarca tecrübeye dayalı elde edilen tüm o ütme ve aldatmaca becerilerine rağmen acı ve kahredici gerçekliğin yerini tutamıyor.  
Öte yandan, hayal bile edemeyeceğimiz bir büyük çaresizlik içerisinde yutkunarak mı sustu, yoksa bile isteye mi sessiz kaldı bilemiyorum. Ama yoksul halkı ahlaksızca soyanlara karşı dik durabilmek şöyle dursun, bu adi hırsızlıkları, yolsuzlukları ve rüşvetleri ortaya çıkaran polislerin, savcıların ve hakimlerin oradan oraya sürülmelerinde, görevlerinden alınmalarında ve hapse atılmalarında ciddi roller bile aldı. Yetmedi, alçakça bir palavradan ibaret olduğunu adı gibi bildiği “Paralel” safsatasının gereğini yaparak 40 bin civarındaki kamu çalışanını perişan edenlerden biri de kendisi oldu. Neticede Başbakan Yardımcısıydı ve hakkın, hakikatin sesi olmak yerine zulmün ve hukuksuzluğun bir parçası olmayı kendi rızasıyla tercih etti.
Lafa gelince en “müstağni” oydu. Ama zulümlere alet olmak ya da göz yummak suretiyle kirlettikçe kirlettiği koltuğundan olmaktan endişe ettiği için mi, yoksa şaibelerin odağı haline gelen partisinde siyasi konumunu daha da güçlendirmek için midir bilinmez, 60-65 yıl boyunca inşa ettiği kendisini kendisi yapan neyi varsa bu uğurda bozuk para gibi harcadı. Öyle ki, ahlaksızca sürdürülen “cadı avı”nın bile sıradan bir parçasına, bir aparatına dönüştü. Masum insanlar görevlerinden edilirken, polis akademisi örneğinde olduğu gibi öğrenciler yıllarca okudukları okullardan keyfi şekilde atılırken, adı en ufak suça karışmamış insanlar hukuksuzca kovuşturulurken ve hatta tuhaf oldu-bittilerle hapse atılırken bastırmayı başardığı ya da tamamen kaybettiği vicdanının verdiği o rahatsız edici rahatlıkla devleti yönetmeye devam etti.
Eğitsel ve sosyal işlevlerini çok iyi bildiği dershaneler keyfi bir şekilde kapatılmaya çalışılırken, hayır işleri dışında bir derdi olmayan Kimse Yok mu felç edilmeye çalışılırken o da despotik güruhun arasındaydı. İntikam hisleriyle el konulan Bank Asya’nın gaspçılarına karşı kaşını bile kaldırmadı. Ailesinden insanların bile aralarında olduğu ve eline hiç silah almamış olduklarını çok iyi bildiği insanlar “terör örgütü üyeliği” ile suçlanırken ne vicdanından bir kırıntı, ne şüphe duyulmayan ahlakından bir emare, ne de o kasırgalar gibi açık sözlülüğüyle kendisini gösteren cesaretinden bir esinti hissettirmedi. Hükümetlerinin askeri cuntalara karşı ayakta kalabilmesi mücadelesi sırasında çok şey borçlu oldukları ve çok yakından tanıdıkları için dürüstlüklerini çok iyi bildikleri gazeteciler en aşağılık linçlere hedef yapılırken, hukuksuzca tutuklanıp keyfi bir şekilde hapishanelere atılırken gıkını bile çıkarmadı. Hiçbir suç içermeyen kurgusal bir dizi senaryosu yüzünden 11 aydır hapis yatan,  tahliye kararına rağmen aylardır tutsak tutulan Hidayet Karaca’nın adını bir kez bile anmadı.
Sırf Erdoğan ve suça batmış güruhunun kişisel intikam duygusunu tatmin etmek için ağır silahlı polisler eşliğinde yurdun her köşesinde okullar, yurtlar, kreşler basılırken; yurtdışındaki Türk okullarının kapatılması için deli saçması işler yapılırken başını umarsızca kuma gömdü. Yakından tanıdığı hayırsever işadamları tek tek tutuklanıp nezarethanelere ya da hapishanelere tıkılırken, yapılan bu zulümler karşısında adeta bir “dilsiz şeytan” olmayı tercih etti.  
Kaderin garip bir cilvesi olsa gerek parçası olduğu adi iftiralar, hukuksuzluklar, keyfilikler, zulümler ve baskılar dönüp dolaşıp nihayet kendisini de bulunca şimdi çıkmış konuşuyor. Kaç-AK Saray’daki zatı ima ederek “Birilerine olan sevgimi kaybettim, insan yol arkadaşını iyi seçmeli” diyor. Bir zamanlar bakanken kendisine bağlı olan TRT’nin ve daha bir çok hükümet yanlısı TV kanalının ve medyanın kendisine 2 yıldır ambargo uyguladığından şikayet ediyor. Erdoğan medyasındaki bazı köşe yazarlarının masumlara zulmüyle maruf eli kanlı ve lanetli Yezid’den daha fazla cinayet işlediklerini söylüyor. Hatta “İnsanların haysiyetine alçakça saldırıyorlar. Yezid görse kıskanırdı,” diyor. Ne diyelim, günaydın!
Kendisinin de içinde bulunduğu gözü dönmüş bir güruh tarafından en aşağılık saldırıların ve en ahlaksız iftiraların hedefi haline getirilen saygın Türk-İslam alimi Fethullah Gülen Hocaefendi için nihayet bir-iki kırık cümle kurmayı da becerebiliyor. “Şimdi Gülen için terör örgütü (FETÖ) kavramı yerleştirilmeye çalışıyor birileri. Milli Güvenlik Siyaset Belgesi’nde (Kırmızı Kitap), MGK kararlarında böyle bir şey yok” diyor.
AKP’nin kurucu babalarından Bülent Arınç’ın, son birkaç yıldır AKP çevrelerinin işlediği bütün suçlarda, hukuksuzluklarda ve zulümlerde çok ciddi payı olsa da bunları seçimlere bir hafta kala söylemesi ya da söylemek zorunda kalması çok önemli. Arınç’ın sözleri yakın gelecekteki kaçınılmaz siyasi gelişmeler açısından ciddi semptomlar niteliğinde de. Ama yine de söylenmesi gerekenler açısından Arınç’ın söyledikleri çok ama çok az ve çok ama çok geç.

31 Mart 2015 Salı

Yalan Krallığı

Şair Murathan Mungan’ın vakti zamanında söylediği “Türkiye’de her şey olabilirsiniz ama rezil olamazsınız” sözü galiba hiçbir zaman son dönemdeki kadar gerçek olmamıştı. Özellikle 17/25 Aralık 2013 yolsuzluk operasyonlarında suçüstü yakalandıklarından bu yana Erdoğan rejiminin bakanıyla, bürokratıyla, medyasıyla söyledikleri yalanlar ayyuka çıktı. Bir tanesi bile insan olanı nesiller boyu rezil etmeye yetecek yalanlar Türkiye’nin adeta yeni normu oldu. Başta bizzat Erdoğan’ın söylediği akıl almaz, ahlak kaldırmaz yalanlar olmak üzere kamuoyuna her gün boca edilen yalanları sıralamaya kalksak emin olun ki ciltler dolusu bir utanç antolojisi olur. Öyle ki, son döneme damgasını vuran “hırsızların, rüşvetçilerin arsız saltanatında tahtta kim oturuyor?” diye sorulacak olsa hiç düşünmeden “yalan” derim.
Yalan Türk siyaseti için yeni bir şey değil. Hatta genel siyaset için de yeni bir şey olmadığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Zaten bileşik iki kelimeden oluşan “politika” teriminin Latince kökeni bile yalana uygun çağrışımlar yapmakta. Malumunuz “poli” Latincede “çok”, tica” ise “yüz” anlamına gelmektedir. Çok yüzlülüğün yalandan daha güçlü bir sermayesi de olamaz herhalde. Tüm politikacılara yalancı veya çok yüzlü sahtekar elbette diyemeyiz. Ama  hırsızlık, rüşvet, talan ve hukuksuzluklarıyla şöhret bulmuş Erdoğan dikta rejiminin “politika”nın etimolojk anlamının hakkını fazlasıyla verdiğini rahatlıkla söyleyebiliriz.
17/25 Aralık 2013 operasyonlarının hemen akabinde bizzat Erdoğan tarafından ortaya atılan “paralel yapı” gibi iddialı bir yalanla yola çıkanların, son 15 ay boyunca yeni bir yalan veya yalanlar üretmedikleri neredeyse tek bir gün yok. Hatta Erdoğan rejiminin siyasetçileri ve medyasının aynı gün içerisinde ürettiği yalanlar bazı günler o kadar çok ki, tek bir gün de söylenenleri bile belki kallavi bir kitabı doldurmaya yeter. 15 aydır Saray medyasının onlarca gazetesi için manşet manşet kurgulanan, onlarca televizyonunda ekran ekran tartışılan, bizzat Erdoğan ve kendilerine tek şiar olarak Erdoğan’a yalakalığı edinmiş yakın çevresinin meydan meydan dolaşarak pazarladığı yalanlardan bahsediyoruz.
Bu yalanların neredeyse tamamının tedavüle girdiği andan sadece dakikalar sonra apaçık ve ahlaksızca üretilmiş bir yalan olduğunun ispatlanması da maalesef hiçbir şeyi değiştirmiyor. O kadar ilginç ve o kadar rahatsız edici ki bu ülkede yaşananlar Erdoğan gibi adeta birer yalan makinasına dönüşen iktidar siyasetçileri, bürokratları, gazetecileri ve organik aydınları söyledikleri yalanlardan dolayı asla rezil olmuyorlar. Utanmıyorlar, arlanmıyorlar, hiçbir utanç duymuyorlar. Yalanları apaçık ortaya konulmuş olan yalancıların hiçbirinden onurlu bir istifa gelmiyor mesela. Üstelik kamuoyunu aldatmayı, milletin farklı kesimlerini birbirilerine karşı kin ve nefrete kışkırtan bu sistematik çabaya boyun eğdikleri despotizmin bir parçasına dönüşen hukuki mercilerden de dişe dokunur bir adım gelmiyor.
Her gün yepyeni ve akıl almaz yalanlarla kamuoyunun önüne çıkan ahlaken bir büyük çürümüşlük içerisinde debelenen Erdoğan dikta rejiminin yozlaşmış ekipleri, insanların gözlerinin içine baka baka söyledikleri yalanların dolayı halktan hak ettiği herhangi bir tepki de görmüyor. Bu tepkisizlik suça ve günaha gömülmüş Erdoğan rejiminin bir siyasi çaresizlik girdabında savrulduğu yozlaşmanın toplum katmanlarına derinlemesine sirayetinin önünü açıyor. Hırsızlar ve rüşvetçilerin saltanat sürdüğü Erdoğan dikta rejiminde toplum da yozlaştıkça yozlaşıyor ve böylece toplumsal doku tamiri hiç de kolay olmayacak bir çürümeye maruz kalıyor.
Elbette ki, Erdoğan dikta rejiminin milleti ahmak yerine koyan rezilane yalanları “17/25 Aralık soruşturmaları bir darbe girişimidir” yalanıyla başlamadı. 2013 Haziran’ındaki Gezi Parkı olayları sırasında söylenen yalanlar da en az son 15 aydaki kesintisiz yalanlar kadar vahimdi. Kabataş’ta AKP’li bir siyasetçinin başörtülü gelinine ve bebeğine “üzerleri çıplak ve deri kıyafetli 100’e yakın fantastik erkeğin tacizi”nden başlayarak üretilen mide bulandırıcı yalanların haddi hesabı yok. Sadece Kabataş yalanı bile bir hükümeti düşürmeye, o yalanın parçası olan siyasetçileri, organik aydınları ve gazetecileri insan içine çıkamaz hale getirmeye yetmesi gerekirken, tüm bunlar bulundukları konumları ahlaksızca işgal etmeyi sürdürüyor. Hatta hiç utanmadan ahlak ve erdem diskurları bile çekebiliyorlar.
İlmek ilmek çözümlenerek en aşağılığından bir yalan olduğu apaçık ortaya konulan Kabataş skandalından belki kat kat büyük yalanlar ise “paralel yapı” ana yalanının alt katmanları olarak kamuoyuna sunulmaya devam ediliyor. Öyle ki Erdoğan ve medyası ortaya attıkları yalanların akıbeti ile bir daha ilgilenme ihtiyacı bile duymadan her gün, her an yeni bir yalan üretme gayretini sürdürüyor. Ürettikleri bu ahlaksız yalanlara dayalı yayınların ve demeçlerin gazete küpürlerini suç delili haline getirerek hedefe koydukları kesimlere dair hukuksuz soruşturmalar açacak meslek onuruna saygısız savcı, polis ve hakimler bulmakta da hiç zorlanmıyolar. Ondan sonra gelsin algıya ve yeni yalanlara zemin oluşturmaya yönelik operasyonlar…
Bu yalanlar arasında neler yok ki? Mesela Fethullah Gülen’i bir gün manşetlerden Vatikan’ın adamı olduğunu yazıyorlar, ertesi gün MOSSAD ajanı olduğunu. Bir başka gün CIA ajanı olduğu yalanını ortaya atıyorlar, bir diğer gün Türkiye’de şeriat rejimi kurmaya çalışan bir radikal dinci olduğunu. En son ürettikleri buram buram sahtecilik kokan bir sözde belge üzerinden Gülen’in Mason olduğunu da ilan ettiler. ABD’de yaşadığını iddia ettikleri “onlarca milyon dolarlık sarayı” da Saray medyasının pek çok gazetesinde günlerce manşet oldu, Boğaziçi kıyısındaki yalıları, Ankara’daki sarayı, Bursa’daki köşkü de… Gülen’in Güney Afrika’ya kaçtığı da, Kanada’ya kaçmaktan son anda vazgeçtiği de, defalarca Türkiye’ye iade edilmesinin an meselesi olduğu yalanları da hala Erdoğan’ın rezil medyasında manşet olmaya devam ediyor.  
İki insan arasında geçen masum bir telefon görüşmesinin illegal dinlemeleri sırasında kaydedilen “ananas, tespih” gibi sıradan kelimeler bile aylarca bir gizli örgütün gizli şifreleri olarak sunuldu bu ülkede. Erdoğan medyasında manşetlerde günlerce yasadışı elmas ticaretinin ve kaçakçılığın şifreleriymiş gibi destansı manşetler atıldı. 15 aydır dış seyahatlerinde de Hizmet hareketi ve Gülen Erdoğan’ın ana konusu oldu. Sırf bu konuda muhataplarına ait olmayan beyanları varmış gibi sunduğu için bizzat Erdoğan defalarca Obama yönetimi ve Avrupalı muhatapları tarafından yalanlandı. Peki Erdoğan söylediği bu açık yalanlardan dolayı hiç utandı mı? Yaptıklarından dolayı hiç pişman oldu mu? Ne münasebet! Sadece Murathan Mungan’ın girişte paylaştığım sözünü haklı çıkarmakla yetindi.
Elbette ki Erdoğan pervasızca ve ahlaksızca ürettikleri bu yalanları sadece medyasında bırakmadı. Bu yalanları aldı dolaştığı meydanlarda, çıktığı yandaş televizyon programlarında hiç yüzü kızarmadan sürekli kullandı ve yalanlarla hedefe koyduğu masum insanların şahsiyet ve onurları üzerinde adeta ilkel bir kabile büyücüsü gibi hoyratça tepindi. Bu ilişki tek yönlü değildi. Kah medyasının ürettiği yalanları kendisi aldı propaganda malzemesi olarak kullandı, kah da kendi uydurduğu akıl almaz derecedeki ahlaksız yalanları medyası aldı manşetlerine taşıdı.
Böyle böyle yalanlarda o kadar pervasızlaştılar ki Hizmet hareketine yakın eğitim kurumları terör örgütü evleri gibi, öğretmenleri ve öğrencileri terörist militan gibi gösterilebildi. Tek bir suçu olmayan insanlar terör örgütlerinden daha tehlikeliymiş gibi hedefe konuldu. Bir insani yardım ve hayır kurumu günlerce manşetlerde yer aldıktan sonra Bakanlar Kurulu kararıyla yardım faaliyetlerini sürdüremez hale getirilmeye çalışıldı. Bank Asya gibi son derece başarılı ve sağlıklı bir banka Erdoğan’ın bizzat ürettiği ve medyası tarafından köpürtülen alçakça yalanlar üzerinden iktidar mafyası tarafından fiilen gasp edildi. TUSKON üyesi iş adamları yalan manşetlerle hedefe konurken, sıradan vatandaşlar bir anda kendilerini “dünyayı yöneten büyük bir gizli örgüt”ün parçası olarak televizyon ekranlarında ve gazete manşetlerinde görür oldular.
Yalan ve ahlaksızlıkta sınır tanımayan Erdoğan dikta rejimi ve hiçbir değer tanımayan medyası yalanlarının ajitasyon etkisini artırmak için bizzat Erdoğan’ın kızı Sümeyye’yi bile günlerce ve adice kullanmaktan çekinmedi. Erdoğan, bu gazetenin bir yazarıyla birlikte CHP’nin kızı Sümeyye’ye düzenleyeceğini iddia ettiği suikast yalanından bir baba olarak rencide olması şöyle dursun, aldı kendi kızını malzeme olarak kullanan bu alçakça yalanı meydanlarda ve ekranlarda hiç utanmadan, hiç arlanmadan haftalarca kullandı. Kurgu ve yalan olduğu ispatlanan bu komplo tamamen çökmüş olsa da Erdoğan bu yalanı kullanmaya hala devam ediyor. 
Dedim ya 15 ay boyunca ürettikleri irili ufaklı tüm yalanları listelesem değil bu köşeye, gazetenin tüm sayfalarına, kitaplara bile sığmaz. Ne yazık ki, adeta yalana bağımlılık kazanmışçasına yalanları arttıkça daha fazlasına ihtiyaç duydular. Daha fazla yalana ihtiyaç duydukça pervasızlıkları ve arsızlıkları daha fazla arttı. Ve nihayet iş pazartesi günü bizzat Erdoğan’ın Slovenya’ya gitmeden önce tüm kameralar karşısında ve onlarca kanaldan canlı yayın esnasında “okudum” dediği AKP seçim beyannamesini, 5 saat sonra gittiği ülkede yaptığı açıklamada yine kameralar karşısında ve onlarca kanaldan canlı yayın esnasında “okumadım” diyebileceği inanılmaz bir noktaya vardı.
Erdoğan rejiminin üzerine oturduğu yalanlardan sadece çok az bir kısmını anlattığım bu yazıdan sonra, siz de takdir edersiniz ki, değerli şair Mungan’ın o çok yerinde sözü aslında ciddi bir değişikliğe ve sağlam bir tevile muhtaç gibi. Acaba Mungan’ın “Türkiye’de her şey olabilirsiniz ama rezil olamazsınız” sözünü “Arsız yalanlarınızla zaten tescilli bir rezilseniz yalanlar krallığına dönüşen Türkiye’de rezil değil vezir bile olabilirsiniz” şeklinde biraz değiştirsek mi?