Musul etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Musul etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Mart 2015 Perşembe

Sebepler ve sonuçlar bağlamında "değersiz yalnızlık"


Şayet dünyadan elinizi ayağınızı iradi olarak çekmiş, inziva içerisinde bir hayatı gönüllü tercih etmiş bir münzevi değilseniz, hiç ama hiçbir yalnızlık değerli değildir. Hubris, sosyopati ya da benzeri ciddi bir psikiyatrik rahatsızlığınız yoksa yalnızlığa büyük değerler atfetmek ve övgüler dizmek için de bir nedeniniz yok demektir. Oysa Erdoğan ve AKP hükümetinin yurt içinde benimsediği despotik tutumun yanı sıra dış politikada izlediği muhteris olduğu kadar tutarsız ve temelsiz revizyonist tutum yüzünden Türkiye son yıllarda hızla yalnızlaşıyor. Dünyadan hızla uzaklaştığı gibi adeta yörüngesinden çıkmış bir başıboş meteor gibi nereye savrulacağı veya nereye çarpacağı kestirilemiyor.
Artık hiçbir demokratın tahammül edemeyeceği hoyratlıktaki eylem ve söylemleriyle gün geçtikçe daha tahakkümcü ve daha diktatoryal bir profil çizen Erdoğan ve AKP yönetiminin yanlış tercihleri ve yanlış politikaları sonucu Türkiye’nin göz göre göre itildiği kaçınılmaz bir yalnızlıktan övünç üretme çabasına girişmek nafile bir uğraş. Malumunuz Türkiye’nin müttefiklik ilişkisi içerisinde olduğu ve geniş bir demokratik değerler paylaşımı içerisinde bulunduğu Batı’dan uzaklaşarak hızla yalnızlaşması sürecinin en az birkaç yıllık bir mazisi var. Göz göre göre sebep olunan bu yalnızlaşma sürecinin başlarında bugün Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın dış politika başdanışmanı olan İbrahim Kalın, dönemim en güçlü emperyal devleti olan İngiltere’nin 19. yüzyılın sonlarında formulüze ettiği “görkemli tecrit - splendid isolation”dan mülhem Türkiye’nin bu yalnızlığını “değerli yalnızlık” olarak tanımlamıştı.
Oysa ilhamını “görkemli yalnızlık”tan da alsa Türkiye’nin tecrit ve itilmişliğini “değerli yalnızlık” kavramı ile bir övünç meselesi haline getirmekten daha büyük bir saçmalık olamaz. Benjamin Disraeli tarafından mecburiyetler sonucu uygulanan “görkemli yalnızlık” politikası İngiltere’nin lüzumsuz yere başka ülkelerin içişlerine müdahil olmamasını öngörmekteydi. Yoksa İngiltere, günümüz Türkiye’si gibi müttefiklik ilişkilerinden ve kendisini medeni dünyaya bağlayan siyasi ve etik değerlerden koparak nereye demir atacağı belli olmayan, fırtına önünde sürüklenmekte olan bir gemi görüntüsü içerisinde asla değildi.
2002-2010 yılları arasında, galiba biraz da ayakta kalma güdüsünün sebep olduğu mecburiyetlerden dolayı, ihtiyaç duyduğu kadar AB kriterlerine sarılan ve bu kadarıyla bile Türkiye’de devrimsel nitelikte demokratik hamlelere imza atan AKP, maalesef gücünü konsolide ettiği oranda kendi demokratikleşme adımlarının öncesini bile aratır bir hukuksuzluğa, keyfiliğe ve despotluğa yöneldi. Türkiye’nin demokratik ve entelektüel birikimini hiçe sayan Erdoğan ve çevresindeki çetevari bir dar ekip realizmle bağlarını iyice kopardı. Gerçekler dünyasında karşılığı olmayan lunatik ideallerinin ve ihtiraslarının peşine düştü.
Obama yönetimine yakın Washington merkezli düşünce kuruluşu The Center For American Progress uzmanlarından Michael Weirz ve Max Hoffman’ın Perşembe günü yayınlanan raporlarında başarıyla ifade ettikleri gibi, Erdoğan ve AKP Batı’dan ve ABD’den destek gören demokratik hamlelerden vazgeçip tam tersi bir sürece girdiği oranda Türkiye yalnızlaştı. Öyle ki sağlam birer Türkiye dostu olduklarını bildiğim Weirz ve Hoffman’ın bile “ABD, hükümet yanlısı seslerin tanımladığı şekilde ülkenin “değerli yalnızlığının” tadını çıkarması konusunda AKP’yi serbest bırakmalı” deme noktasına gelmiş olmaları son derece düşündürücü ve kaygı verici.
            “The U.S.-Turkey Partnership: One Step Forward, Three Steps Back – ABD-Türkiye Ortaklığı: Bir Adım İleri, Üç Adım Geri” başlıklı raporlarında Weirz ve Hoffman, Türkiye’deki kırılmayı temel olarak Erdoğan ve ekibinin Gezi, Musul ve Kobani’de takındıkları yanlış tutuma bağlıyor. Bunların rolü konusunda kendilerine kısmen katılmakla birlikte kırılmaya yol açan etmenlerin Gezi, Musul ve Kobani ile sınırlı olmadığını eklemek durumundayım. Çünkü Weirz ve Hoffman’ın görüşlerinin aksine, Gezi, Musul ve Kobani’deki tutumun sadece sonraki gelişmeleri belirleyici birer sebep olmadığı, bizatihi bunların çok daha köklü, derin ve bir o kadar da hastalıklı çok daha ciddi sorunların birer neticeleri oldukları kanaatindeyim.
            Mesela Gezi protestoları ve Erdoğan’ın takındığı tutum yeni ve sorunlu bir sürecin başlangıcı olabilir. Ama bu, Gezi’nin bizatihi Erdoğan ve çevresindekilerin pervasız, şımarık ve kibir dolu yaklaşımlarının bir sonucu olduğu gerçeğini değiştirmez. Hep söyledim, bir daha tekrarlayayım: Evet, Gezi bir kırılma noktasıdır ama asla bir sebep değildir. Gezi Parkı protestoları Erdoğan’ın çarpık zihniyetinin sebep olduğu kaçınılmaz bir patlama ve bir sonuçtur.
            Yine Musul’daki konsolosluk işgali ve rehine krizine yaklaşımdaki sorunlar da bana göre Erdoğan ve çevresindekilerin çarpık zihniyetlerinin dışa vurmuş sonuçlarından ibarettir. Radikal İslamcı şiddete bile muazzam bir hoşgörüyle yaklaştıklarına defaatle şahit olduğumuz Erdoğan ve AKP’nin Türkiye’yi Musul’da karşı karşıya bıraktıkları skandal, bir öngörüsüzlükten ziyade, zihniyet akrabalığı içerisinde bulundukları IŞİD gibi bir katiller sürüsüne duydukları yakınlığın tezahüründen ibarettir. Yakın zamana kadar, IŞİD’i “haklı sebeplerle bilenmiş öfkeli gençler” olarak tanımlayan, hunharca kafa kesmeler karşısında bile sert tepkiler göstermekten özenle kaçınarak “Müslüman Müslümana bunu yapar mı?” sitemlerinde bulunan siyasal İslamcı bu kadronun IŞİD’i Musul’daki Türk Konsolosluğunu işgal edecek ve diplomatlarımızı aileleriyle birlikte rehin alacak bir düşman güç olarak görmemesi doğaldır. Söz konusu olan öngörüsüzlükten ziyade zihni ve duygusal bir sapmadır. Rehine olayından sonra bile Davutoğlu’nun “rehine” kavramını kullanmaktan imtina ederek saçma sapan açıklamalar yapması da bu duygusal yakınlıktan olsa gerektir.
            Kobani’de de durum farklı değildir. Yine orada da IŞİD’le olan zihniyet akrabalığının ve onca vahşete rağmen saklanamayan duygusal yakınlığın sonuçlarını gördük. Bu yüzden Erdoğan ve Davutoğlu hükümetinin Kobani’deki akıl ve insaf dışı tutumunu da, kanaatimce bir sebep olarak değil, bir sonuç olarak değerlendirmek gerekir. Erdoğan’ın özellikle PKK ile çözüm sürecinin başlamasından bu yana, PKK ve PKK’nın Suriye’deki uzantısı PYD ile ilgili en sert açıklamalarını Kobani’de IŞİD’le en fazla savaştıkları dönemde dile getirmesinin basit bir tesadüf olduğuna inanmak oldukça zor. Kobani’de şekillenen uluslararası ittifakın etkinliğini kırmak amaçlı takınılan bu tavrın PYD/PKK/Peşmerge karşıtı olmaktan ziyade IŞİD yanlısı olduğunu düşünmek için oldukça fazla sebep bulunuyor.
            Elbette ki her sonuç daha sonraki ve belki de daha önemli gelişmelerin mühim birer sebebini teşkil edebilir. Ancak nedensellik açısından olaylara yaklaştığımızda Erdoğan ve AKP’ye hakim olan tahakkümcü despotik zihniyetin ve doymak bilmez ihtirasların asıl sebepleri oluşturduğunu görmemek imkansız. Hem yurt içinde, özellikle de temel hak ve özgürlükler alanında yaşadığımız sıkıntılar, hem de bölgesel politikalardaki hezimetler ve yalnızlaşma sürecinin bu zihni sapkınlıkla yakından ilişkisi olduğu kanaatindeyim. Elbette ki AB ile olan ilişkilerdeki, transatlantik ilişkilerdeki, değer bazlı ve jeopolitik/stratejik ihtiyaçlar temelli köklü müttefiklik ilişkilerindeki kafa karıştıran sinyalleri de bu zihni sapmadan bağımsız düşünemeyiz.
            2001 yılındaki kuruluş felsefesinden iyice uzaklaşan AKP’nin değil sadece, Türkiye’nin de Erdoğan diye çok ciddi bir sorunu var. Erdoğan sorunu o kadar büyüdü ki, ulusal ve uluslararası alanlarda da artık ihmal edilemez bir boyuta ulaştı. Öyle ki bugün geldiğimiz noktada içinde bulunduğumuz bölgenin de, AB’nin de, ABD’nin ve NATO’nun da çok ciddi bir Erdoğan sorunuyla karşı karşıya olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.
Türkiye’nin iyiliğini ve huzurunu düşünen herkesi aşırı rahatsız eden bu ana sorunu tespit ve teşhis edip adını açıkça ortaya koyduktan sonra sebep olduğu vahim sonuçların listesini dış politika alanında olduğu kadar iç politikada ve ekonomide de sıralamak mümkün.
Her şeyin iyice birbirine karıştığı tam bir keşmekeşe dönen Türkiye’yi analiz ederken iç içe geçmiş sebeplerle sonuçları, tespit ve teşhislerle sorunları birbirine karıştırmamak için çok dikkatli olmak lazım.

11 Şubat 2015 Çarşamba

Hakan Fidan: Algıdan kahraman


KCK yapılanması konusunda yürütülen bir soruşturma kapsamında 2012 yılında Başsavcı Sadrettin Sarıkaya tarafından ifadeye çağrılan Hakan Fidan, üzerine binlerce komplo teorisi kurulan bu olayın tam da yıldönümü olan 7 Şubat 2015 günü büyük bir patırtıyla görevinden istifa etti. Her ne kadar kendisine “sır küpüm” diyen Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’dan istifasına dair sitem dolu açıklamalar gelse de Fidan’ın, kahramanlık destanları ve başarı efsaneleri eşliğinde önümüzdeki dönemin önemli siyasi figürlerinden biri olacağı hem siyasi çevrelerde hem de medyada yaygın şekilde konuşuldu, yazıldı, çizildi, analizler yapıldı. Peki, kamuoyunun yakından tanıdığı Hakan Fidan’ın MİT Müsteşarlığı dönemi gerçekten halk kitlelerinde yaygın kabul gördüğü haliyle efsaneleşen başarılarla mı dolu, yoksa en berbat hezimetler cilalanarak oluşturulan bir “algıdan kahraman”la mı karşı karşıyayız? Bu yazıda herkesin bildiği ama konuşmaktan çekindiği bazı gerçekleri sıralayarak bu konuyu analiz etmeye çalışacağım.
Öncelikle hakkında pek çok ciddi iddia ve karanlık şaibe bulunan Hakan Fidan’ın kamusal alanda bilinen olağandışı yaşam grafiği üzerinden kim olduğuna değinmekle başlayabiliriz. 1968 doğumlu olan Fidan, 1986’dan 2001'e kadar orduda astsubay olarak görev aldı. Askerliği kendi isteğiyle bırakıp, University of Maryland’den Yönetim ve Siyaset Bilimi alanından lisans derecesi aldı. Bilkent Üniversitesi’nde “Dış Politikada İstihbaratın Yeri” isimli teziyle mastır yaptı. Aynı üniversitede 2006’da da “Bilgi Çağında Diplomasi: Antlaşmaların Doğrulanmasında Enformasyon Teknolojilerinin Kullanımı” başlıklı tez ile doktora yaptı.
Viyana’da Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu’nda, Cenevre’de Birleşmiş Milletler Silahsızlanma Enstitüsü’nde ve Londra’da Verification Technologies Research Center’da akademik çalışmalarını sürdürdü. Almanya’daki NATO Süratli Reaksiyon Kolordusu Karargahı’nda da çalışan Fidan 2001’den itibaren iki yıl Avustralya Türkiye Büyükelçiliği’nde Kıdemli Siyasi ve Ekonomik Danışman olarak görevi yaptı. 2003’te Başbakanlık Türk İşbirliği ve Kalkınma İdaresi Başkanlığı (TİKA) Başkanlığına atandı. TİKA’daki başarılı performansından dolayı olsa gerek 14 Kasım 2007’de Başbakanlık müsteşar yardımcılığı görevine getirilen Fidan, 2008 Kasım ayında Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu Yönetim Kurulu üyeliğine atandı. 17 Nisan 2009’da Millî İstihbarat Teşkilatı müsteşar yardımcılığına, 25 Mayıs 2010 tarihinde ise MİT Müsteşarı görevine atandı. Fidan hakkında gerçeklerle efsanelerin, hezimet niteliğindeki başarısızlıklarının bile algı yönetimi (perception management) yoluyla kahramanlaştırıldığı asıl dönem işte bu yıllara denk geldi.
Hakan Fidan figürü bazı çevreler tarafından İran’la açıklanması güç ve oldukça sıra dışı ilişkileri olan, hatta Türkiye devletine sızmış bir “Truva Atı” olarak algılanırken, Türkiye’nin bölgede ve uluslararası alanda vardığı son derece berbat yerin de beceriksiz (belki de becerikli) mimarı olarak görülüyor. Öte yandan, bunun tam tersine, hükümetin kontrolündeki yaygın medya ağı üzerinden oluşturulan şehir efsaneleri sayesinde Hakan Fidan hakkında gücü ve kabiliyetleri her şeye yeten bir insanüstü varlık, bir süpermen figürü başarıyla inşa edilmiş ve toplumun önemlice bir kesimi buna inandırılmış durumda.
Hemen belirtmeliyim ki, Hakan Fidan’ın bana göre en büyük başarısı, Türkiye’nin bir tek adam diktasına dönüşmesinin gizli kahramanı olan Beşir Atalay ile birlikte bu despotik gidişatın pasif payandası durumundaki Ahmet Davutoğlu’na olan şahsi yakınlığını, güç ve iktidarı şahsileştiren Erdoğan’ın “sır küpü” olmaya dönüştürebilmesidir. Bu yüzdendir ki Hakan Fidan’a dair herhangi bir eleştiri kendisinden önce Atalay, Davutoğlu, Erdoğan ve bunların emrindeki sıralı güç odaklarının sinir uçlarına dokunmaktadır. Bu müthiş siyasi, yasal ve medyatik koruma, kollama ağı Fidan’a hiçbir kula nasip olmayacak bir dokunulmazlığın konforunu bahşetmektedir.
Peki Fidan, MİT’teki son derece tartışmalı görevleri boyunca gerçekten efsaneleştirildiği şekilde başarılı bir grafiğe mi sahiptir? Müsteşar yardımcılığı dahil MİT’te görevde olduğu 6 yıl boyunca yaşananlar ve Türkiye’nin dış politika ve ulusal güvenlik açısından düşürüldüğü zavallı durum, aslında, bunun pek de anlatıldığı gibi olmadığını çok açık bir şekilde gösteriyor. Ama biz yine de Fidan döneminde istihbarat zaafiyeti ya da başarısız istihbarat operasyonları neticesinde yaşananları şöyle bir hatırlayalım.
Mesela 9 vatandaşımızın uluslararası sularda İsrail askerleri tarafından hunharca katledildiği Mavi Marmara skandalını ele alalım. Sivil toplum görüntüsü altında dahi olsa bu tür bir eylemin oluşturacağı risklerin istihbaratını, analizini yapma ve ona göre politika yapıcıları uyarma görevi varsa herhalde bu görev en birincil olarak Fidan’ın başında bulunduğu MİT’e düşer. Türkiye’nin orta ve uzun vadeli bölgesel ve uluslararası çıkarlarına çok büyük darbe indiren bu olayda MİT’in tarihi başarısızlığını kayıtlara geçirmek gerekir.
Hele hele İHH gibi geçmişten beri MİT ile girift ilişkileri olduğuna dair yaygın şüphe ve şaibe bulunan bir örgütün bu skandalın baş aktörü olması büyük bir diplomatik hezimete dönüşen skandalla ilgili Fidan’ı da müsebbipler arasında saymayı gerekli kılar. Olayın 31 Mayıs 2010 tarihinde, yani Fidan’ın müsteşar olarak atanmasından sadece 2 hafta sonra, gerçekleşmiş olmasını da yine not etmek gerekir. Türkiye’nin dış politika eksenindeki kayma ve yönü üzerindeki tartışmaları alevlendirerek güçlendiren Mavi Marmara olayı şayet Türkiye’nin milli çıkarlarına vurulmuş büyük bir darbeyse, ki öyle, bu olaydan kahramanlıklar üretmeye matuf yapılan tüm siyasi ve medyatik algı operasyonlarına rağmen Fidan bu hezimetin en güçlü ortağıdır. İnsanların masum duyguları sömürülerek ülkeyi siyasal İslamcı bir dümene kırmak üzere Mavi Marmara’nın Türkiye’ye atılmış çok büyük bir kazık olduğundan sanırım artık kimsenin bir şüphesi bulunmuyordur.
Öte yandan, Türkiye’nin tam 32 yıldır en büyük baş belası olan terör örgütü PKK’nın güvenlik güçleri tarafından en fazla köşeye sıkıştırıldığı bir dönemde gerçekleşen Uludere/Roboski katliamıyla PKK ve Kürt sorununun üstesinden gelme konusunda bambaşka bir rotaya dümen kırıldı. Çoğu çocuk yaştaki 34 vatandaşımızın Türk uçakları tarafından acımasızca bombalanarak katledilmesi Kürt vatandaşlarımızda çok ciddi bir duygusal kopuşa yol açtığı kadar, PKK konusunda yürütülen etkin mücadeleyi de akim bıraktı. Bütün izlerin, şüphelerin ve delillerin MİT’in verdiği yanlış ya da kasıtlı istihbarat sonucu bu trajedinin yaşandığını gösterdiği sanırım artık bir sır değil. 31 Aralık 2011 tarihinde yaşanan bu katliamla Türkiye’de güvenlik alanı ve oluşmakta olan AKP Devleti’nin çelik çekirdeği tamamen MİT’e teslim edildi. TSK ve kolluk güçlerinin istihbarat ve güvenliğe dair kabiliyet ve becerileri neredeyse tamamen budandı. Yüzlerce yıllık çok boyutlu Kürt sorunu PKK terör örgütüne indirgenirken, PKK ise Kürtlerin tek temsilcisi haline getirilecek kadar güçlendirildi.
Buna paralel olarak, artık Kemal Burkay gibi birçok Kürt siyasetçinin de açıkça ifade ettiği gibi, MİT PKK’nın şehir yapılanmasını örgütleme işini de üzerine aldı. MİT’in PKK lideri Öcalan’ın hapis bulunduğu İmralı ile Kandil arasında postacılık vazifesi yüklendiği, bazı eylem ve terörist saldırı talimatlarının da bu yolla ulaştırıldığı defalarca yazılıp çizildi. Terör örgütü PKK’ya yapılan operasyonlar durdurulurken, MİT marifetiyle kurulduğu iddia edilen KCK’nın önü iyice açıldı. Tüm bunlar Oslo görüşmeleriyle resmiyete döküldü ve protokollerle imza altına alındı. Devletin, ülkenin ve milletin ali çıkarlarını hiçe sayıp AKP’nin ve Erdoğan’ın siyasi ihtiraslarına göre hareket eden bir gizli istihbarat teşkilatına dönüştürülen MİT, Hakan Fidan’ın aktif rol alımıyla ülkeyi sonu belli olmayan bir kaçınılmaz felakete doğru sürüklemeye başladı. Medya ve aydınlar üzerinde oluşturulan baskı terörü ile “çözüm süreci” olarak tanımlanan PKK ile ucuz pazarlık sürecine dair eleştiriler tamamen susturuldu.
MİT Müsteşarı Hakan Fidan, yine bu süreç sayesinde güç toplayan PKK/PYD’nin Suriye’nin kuzeyinin etnik ve demografik yapısını değiştirerek sınırda yeni bir Kürt devletçiğini kurmasına, tabiri caizse, ebelik etti. Belli ki şimdilerde Hakan Fidan, istifa etmek suretiyle, sonuçlarının ülke ve millet için kaçınılmaz bir hezimete dönüşeceğinden neredeyse kimsenin kuşku duymadığı bu süreçten yakasını kurtarma peşinde. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın kamuoyunda şaşkınlığa yol açan telaşlı sitemi de belki bundan kaynaklanmaktadır.
Coşkulu bir heyecanla başlayan Arap isyanları da büyük ölçüde MİT’in beceriksizleri ve karar alıcıları yanlış yönlendirmesiyle Türkiye için tam bir felakete dönüştü. Kendi iç istikrar ve barışını oluşturmakta ve korumakta acziyet içerisinde olan bir ülke durumundaki Türkiye, tarihsel ilişkilerimizin bulunduğu yakın ya da nispeten uzak komşularımızın iç işlerine burnunu sokmayı ilkesiz bir ahlak haline getirdi. Türkiye, Irak’ın içişlerine karışmanın bedelini düşman bir Bağdat’la karşı karşıya kalarak ödedi. Bu açığın telafisini Kürdistan Kürt Bölgesel Yönetimi’ne yaklaşmakta buldu. Bu sefer de Irak’ı bölmekle itham edilen bir ülke konumuna itildi. Irak’ın toprak bütünlüğü geçmişte kırmızı çizgiyken aşırı özgüven ve doymak bilmez siyasal ihtiraslarla Irak’ın bölünmesine uğraşan bir siyasete yönelindi. Bütün bunların faturasının Türkiye’nin önüne konulması elbette ki gecikmedi ve daha fazla konulmaya devam edecek gibi.
Irak’ın ve Suriye’nin bölüneceği ve bölünecek bu ülkelerin kuzey kısımlarında (ki enerji kaynakları çoğunlukla buralarda) Türkiye’nin nüfuz kuracağına dair ham hayaller Fidan yönetimindeki MİT’i Suriye’deki muhalifleri hesapsız bir şekilde örgütlemeye, desteklemeye, silahlandırmaya ve eğitmeye itti. “Esed gitsin de nasıl giderse gitsin” öngörüsüz, ilkesiz ve sorumsuz yaklaşımı neticesinde Suriye’de neye evrileceği belli olmayan radikal muhalif gruplara binlerce tır dolusu yardım ve silah sevkiyatı yapıldı. Desteklenen bu gruplar, daha sonra, bugün dünyanın başına bela olan IŞİD koalisyonunun ortakları haline dönüştü. Böylece Türkiye de hunharca kafa kesen, diri diri insan yakan bu vahşi radikal terör örgütünün destekçisi durumuna düşürüldü. Son derece başarılı tüm algı ve medya kampanyalarına rağmen, Fidan ileride hangi başarılarıyla anılır bilemem. Ama Türkiye’nin adının geçmişte İran ve Suriye’nin olduğu gibi, artık radikal terör örgütleriyle birlikte anılıyor olmasının büyük ölçüde Fidan’ın eseri olduğundan şüphe duymam.
Elbette ki bu korkunç eserin tek ağır faturası bölgede ve uluslararası alanda giderek daha fazla yalnızlaşan bir Türkiye olarak karşımıza çıkmıyor. Beslenen terör örgütlerinin dönüp Türkiye’yi tehdit etme ihtimali ve riski en güncel güvenlik konularının başında geliyor. MİT ve yönlendirdiği hükümet eliyle Suriye’nin Afganistanlaşmasının bedelini ülke, Allah korusun, bir çeşit Pakistanlaşmayla ödeme riskiyle karşı karşıya bulunuyor.
Doğu Akdeniz’de sebepleri hala sır olarak saklanan F4 savaş uçağımızın düşürülmesi ve pilotlarımızın şehit edilmesi, Çeçen cihadistlerin Suriye’de savaşmasına karşı çıkan toplum liderlerine yönelik suikastler, Sultanahmet’teki polis şehit eden canlı bomba eylemi, Niğde’de şehit edilen üç güvenlik görevlimiz, 52 vatandaşımızın şehit düştüğü Reyhanlı saldırısı, 13 vatandaşımızın şehit olduğu Cilvegözü saldırısı ve IŞİD/El Kaide otobanına dönen Türkiye’nin aynı zamanda açıktan bir adam devşirme merkezine dönüşmesi vb gelişmeler, bu sürecin başında değil ileri bir noktasında olduğumuzu anlatmaya yeter sanırım. Bütün bunlar bir yana, Musul Konsolosluğumuzun büyük bir öngörüsüzlük ve istihbarat zafiyetiyle diplomatik personeliyle birlikte IŞİD’e bırakılması ve 49 vatandaşımızın alıkonarak aylar boyunca rehin tutulması. Ve nihayet ayrıntıları ortaya çıktığında herkesin midesinin mutlaka bulanacağı bir takasla sonlandırılmasını da MİT’in başarı ve zafer hanesine yazmak gerekir.
Mısır’da yine Fidan yönetimindeki MİT’in ve bizzat Fidan’ın şahsen oynadığı rolün gerek Mısır’ı gerekse Türkiye’nin Mısır ile olan ilişkilerini ne hale getirdiği ortada. Buna Türkiye’nin Libya’daki durumunu da eklemek elzem elbette. Kendi iç ve dış güvenliğini kendi imkanlarıyla sağlamakta yetersiz bir ülkenin başka ülkelerin iç işlerine bu kadar müdahil olmak suretiyle emperyal rüyalar görüp, yetersizliklerinden dolayı önlenemez kabuslar yaşamasının ana müsebbiplerinden birinin Fidan olmadığını kim savunabilir?
Bunun ötesinde Paris’te 3 PKK’lı kadının öldürülmesinde MİT’in parmak ve ayak izlerine rastlanmasının orta ve uzun vadede Türkiye’yi ne kadar zor duruma sokacağının henüz ne halk, ne de devlet yöneticilerimiz tam farkında. Bu cinayetlerin nasıl bir tepkiye ve bu tepkinin nasıl bir kartopuna dönüşerek büyüyebileceğini merak edenlerin, 1990’lı yıllarda İran’ı köşeye sıkıştıran Mikonos Davası’na şöyle bir bakmalarını salık veririm.
Daha 7 Şubat 2012 komplosu, Reza Zarrab’ın baş aktörü olduğu uluslararası kara para  rezaletini, Başbakanlıkta böcek kumpası gibi Fidan’ın nice başarılarını saymamız mümkün. Maalesef bu başarıları sıralamaya ve anlatmaya ne zamanımız, ne de yerimiz yeter. AKP’nin siyasi amaçlarına hizmet için kendi ülkesine füze atmaktan, kendi askerini öldürtmeye varıncaya kadar her türlü komployu yapabileceğine dair ses kayıtları ortaya dökülen Hakan Fidan’ın, ki burada Fuat Avni’nin kim olduğunu bulamadığı gibi bu ses kayıtlarını sızdıranları da hala bulamayan efsanevi bir MİT yöneticisinden bahsediyoruz, 6 yıllık başarı karnesinin bir kısmı böyle.
Ama şunu mutlaka kabul etmeliyiz ki, muhalefetin susturulması konusunda gizlilik kararları ve basın yasakları koyarak, Bizans oyunlarına taş çıkaracak algı operasyonları ve emre amade medyayı silah olarak kullanarak en büyük başarıyı başarısızlık, akı kara, karayı ak, hezimetleri efsanevi birer zafer gibi sunmak konusunda Hakan Fidan ve başında bulunduğu istihbarat kadrosu çok başarılıydı.
Yine de Fidan’ın gerçekten başarılı mı, yoksa felaket derecesinde başarısız mı olduğunu anlamak için Türkiye’nin dünya siyasetinde bulunduğu gerçek konuma şöyle bir bakın derim. Çünkü insanın güveneceği kendi gözü gibisi yok! Ama şunu da kabul edin ki, algı yönetimi ve medyatik algı operasyonlarıyla çöken ve çözülen bir Türkiye konusunda, iç kamuoyunda, yükselen bir Türkiye algısı oluşturmayı başardığı gibi, Hakan Fidan kendisi hakkında da süper başarılı, efsanevi bir istihbarat yöneticisi algısı oluşturmayı başardı. Ülkeyi felaketlere sürükleyen Hakan Fidan’ı son bahsettiğimiz bu başarısından dolayı ne kadar tebrik etsek azdır…

12 Haziran 2014 Perşembe

Hırs körlüğü Türkiye’yi batağa sürüklüyor



    Güzel Türkçemizde her durumu birkaç kelimeyle mükemmelce anlatan enfes atasözleri bulunuyor. “Besle kargayı oysun gözünü” de bunlardan biri. Türedi Irak Şam İslam Devleti'nin (IŞİD) Irak ve Suriye’de giriştiği işgali, kıyımları ve Türkiye’yi artık tehdit eder hale gelmesini de bundan iyi anlatabilecek bir söz yoktur sanırım.
            Malumunuz aşırı sürat bir noktadan sonra otomobil sürücülerinde “hız körlüğü”ne yol açar. Fark edilmeyen hız körlüğü ise genellikle ölümlü trafik kazalarıyla neticelenir. İşte trafikteki hız körlüğü gibi başta Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu olmak üzere Erdoğan hükümeti de iflah olmaz bir şekilde güç sarhoşluğuna kendilerini kaptırarak adeta bir çeşit “hırs körlüğü”ne maruz kalmışlar gibi.
Bu sarhoşluk ve hırs körlüğüyle Erdoğan hükümeti, Türkiye’nin “içişleri” olarak tanımladıkları Suriye’yi siyaseten dizayn için her türden muhaliflere cesaret ve arkasında durmayacakları sözler vererek bu komşu ülkenin yıkımında Esed kadar olmasa bile ciddi bir vebale ortak oldu. Bugün Suriye şehirlerinin yakılıp yıkılmasında, en az 160 bin insanın hayatını kaybetmesinde, yüz binlercesinin yaralanması veya sakat kalmasında, en az 3 milyon insanın mülteci durumuna düşmesinde, en az 7 milyon insanın evlerini barklarını terk edip ülke içerisinde göç etmek zorunda kalmasında sorumluluğun yüzde 95’i Esed rejimine aitse, belki en az yüzde 60’ı da başta Davutoğlu olmak üzere Erdoğan hükümetine aittir.
Şimdi iki dakika durun ve düşünün: “Ortadoğu’nun sahibi biziz”, “Ortadoğu’da düzen kurucuyuz”, “Ortadoğu bizden sorulur”, “Kimse kudretimizi test etmeye kalkmasın!” gibi temelsiz ve ucuz kahramanlık söylemleri eşliğinde atılan her adımda çuvallayan bir dış politikanın dümeninde olmak ve hala hamasetle durumu idare etmeye çalışmaktan bir ülkenin başına gelebilecek daha büyük bir felaket olabilir mi?
            Erdoğan ve adamları boş hayaller ve ihtiraslar aleminde yaşayıp, gerçeklikten kopuk bir popülist retoriğe ve en bayağısından bir kuru hamasete sığınarak, hala “Büyük Türkiye” palavralarıyla kitleleri aldatmayı büyük bir maharet sayıyorlar.  Böylece büyümekte olan ve ileride bölgede bir istikrar unsuru aktör olma potansiyeli taşıyan Türkiye’yi hastalıklı bir prematüre doğuma zorlayarak başını beladan belaya sokuyorlar. Kifayetsiz muhteris bu kadro, Türkiye’nin izlenen ihtiraslı dış politikayı destekleyecek reel güç zemininden, gerekli ekonomik ve askeri imkanlardan, nitelikli insan sermayesinden mahrum olduğunu söyleyerek, kapasite ve kapabilite eleştirileri yapanları ise “Küçük Türkiye lobisi” diye yaftalayarak aşağılıyorlar. Yapıcı da olsa farklı fikirleri düşmanlaştırıp sindiriyorlar. İzlenen yanlış politikaları eleştirenleri hain, işbirlikçi ve satılmış ilan ediyorlar. Hatalarını alkışlayanları ise yücelttikçe yüceltiyorlar. Ve nihayet kaçınılmaz olan noktaya, yani ülkeyi tam bir milli felakete sürüklüyorlar.
            Oysa, Erdoğan hükümetinin diğer bölgelere yönelik olduğu gibi genel olarak Ortadoğu’da, özel olarak ise Irak, Suriye ve Mısır’da izlediği politikaların yanlış olduğunu ve felaketle sonuçlanacağını anlayabilmek için bu politikaların batağa saplanmasını beklemeye hiç gerek yoktu. Bunun için, kendisini güç ve iktidar sarhoşluğuna kaptırmamış sağduyulu, sağlıklı ve objektif analizler yapan yerli ya da yabancı uzmanlara kulak vermek, farklı fikirleri kaale almak yeterliydi. Bunları yapmak yerine buldukları her fırsatı ne kadar muhteşem bir dehaya sahip olduklarını ve ne kadar dahiyane stratejiler izlediklerini anlatmaya vakfeden bir üslupla ancak buraya kadar gelebildiler. Geldiler ve duvara tosladılar. 
            2011 yılında Esed rejimini birkaç hafta içerisinde yıkabilecekleri boş hayaliyle yola çıktılar, hem Suriye’yi hem de bölgeyi terörün kol gezdiği bir bataklığa çevirdiler. Bölgede ve Suriye’de şartlar ve konjonktür tamamen değiştiği halde hırslarına esir düşüp, izlenen politikalarda gerekli uyarlamaları yapma zahmetine bile girmediler. Yapılan eleştirilere sağır kaldılar. Farklı fikirlere düşman kesildiler. Sahadaki gelişmelere şaşı baktılar ve kendi kendilerini sürekli aldatarak tamamen körleştiler.
            Bugün Musul’da, Rakka’da, Tikrit’te ödenen ağır ve kanlı bedel, “Esed gitsin de nasıl ve ne şekilde giderse gitsin” ilkesizliğini, ahlaksız pragmatizmi ve kabullenmeye yanaşmadıkları artık iyice çaresizliğe dönüşmüş doyumsuz hırslarını hala strateji diye önümüze koyanların sebep olduğu bir ağır faturadır. Hırsları o kadar kör etti ki, Türkiye’yi en azılı radikal unsurların destekçisi ve hamisi haline sokmaktan bile çekinmediler. El Kaide bağlantılı IŞİD ve el-Nusra gibi terör örgütlerine bile uzun süre kol kanat gerdiler. Tırlar dolusu yardımları bonkörce temin ettiler. Büyük bir hırsla beslediler kargaları ve onlar da döndü gözümüzü oymaya başladılar. Tıpkı atasözünün söylediği gibi.
            Lütfen kimse bana Erdoğan hükümetinin radikal örgütlere yardımcı olmadığı yalanını söylemesin. Çünkü bunu, açıktan olmasa bile, en başta Ahmet Davutoğlu itiraf ediyor. AKP hükümetinin gırtlağına kadar battığı yolsuzlukların üzerini örtmek ve yerel seçimleri AKP lehine etkilemek için Mart ayı içerisinde Dışişleri Bakanlığı’nda yapılan Suriye ile savaş çıkarma planlarının sızması aslında hükümetin radikal örgütlerle ne kadar içli dışlı olduğunu da gözler önüne sermişti.
            Sızan bu skandal görüşmeler kamuoyunda ve medyada pek çok boyutuyla tartışıldı. Ama benim için en ilginç kısmı Genelkurmay 2. Başkanı Orgeneral Yaşar Güler ile Davutoğlu arasında cereyan eden konuşmaydı. Hatırlayacağınız gibi Güler söze giriyor ve Katar’ın peşin parayla MKE’den silah almaya hazır olduğunu belirtiyordu. Sonra da Suriye içerisindeki muhalif grupları kast ederek “Şimdi bin kişilik bir ordu kuruyoruz diyelim orada. Biz bunun asgari 6 aylık mühimmatını burada depolamadan bu adamları oradaki muharebeye sokarsak iki ay sonra bu adamlar bize döner”  diyerek uyarıyordu. Davutoğlu ise son derece normal bir şeyden bahseder gibi daha önce yardım edilenlerin Türkiye’ye karşı “zaten döndüklerine” işaret ediyordu.
            Bu sözlerden, Erdoğan hükümetinin bugün pek hoşlanılmayan birilerine bir ara destek verdiği ve desteği yeterince sürdürmediği anda bu grupların Türkiye’yi hedef alır hale geldiğinden başka bir şey anlamak mümkün mü? Bize “zaten döndüler” lafının fiili karşılığı acaba 55 vatandaşımızın öldüğü Reyhanlı bombalaması veya Türkiye’yi hedef alan başka tehditler olabilir mi? Peki gizlilik içerisinde desteklenenler arasında bugün Türkiye’yi tehdit eden el-Kaide bağlantılı el-Nusra ve IŞİD’in olmadığından nasıl emin olacağız? Suriye’ye yardım taşıyan 3000 civarındaki gizemli tırların ne kadarı Esed’i devirmek için dört elle sarılınan bu radikal örgütlere gitti? Bu sırlı yardımların ne kadarı Suriye içinde ve Musul’da IŞİD gibi eli kanlı radikal örgütlerce sivil halka tehdit olarak yöneltildi? Musul Konsolosluğumuzu ele geçirip diplomatlarımızla, konsolosluk personelimizi ve güvenlik timlerimizi esir alan IŞİD, Erdoğan hükümetinin yaptığı bu yardımlardan ne kadar nasiplendi? Acaba Türkiye’nin gözünü kendi elleriyle beslediği kargalar oyuyor olabilir mi?
            Peki bu rezaletin siyasi sorumluluğu kime ya da kimlere ait? Daha önemlisi bu rezaletin hesabını kim, nasıl ödeyecek? Tıpkı İsrail’in Mavi Marmara saldırısı ve Doğu Akdeniz’de Suriye tarafından düşürülen Türk savaş uçağı olayları ile 55 vatandaşımızın öldüğü Reyhanlı saldırısı sonrasında olduğu gibi hırs körlüğüyle yapılan vahim hatalardan sonra Davutoğlu ya da başka hükümet üyelerinin “Kimse kudretimizi test etmeye kalkmasın!” tarzı içi boş meydan okumaları acaba ödenmesi gereken hesap için yeterli mi? Sahi kuzum siz kimi uyuttuğunuzu sanıyorsunuz? Neden biraz izzet ve onur belirtisi gösterip Türkiye’yi sürüklediğiniz bu batağın sorumluluğunu üstlenmiyorsunuz? Sorumluluk sahibi onurlu ve şerefli her insan gibi neden hemen istifa etmiyorsunuz? Bize söyler misiniz sizin doyumsuz ve aptalca hırslarınızın bedelini daha ne kadar bu ülkenin ve bölgenin ödemesi gerekiyor? 

English: http://www.todayszaman.com/columnist/bulent-kenes_350240_greed-induced-blindness-is-dragging-turkey-into-quagmire.html