8 Eylül 2015 Salı

#Erdoğanİstifa


Bugün, sürekli asker ve polislerimiz şehit oluyorsa bunun sebepleri var…
Bugün, başta asker/polis aileleri olmak üzere bütün aileler çocukları ve yakınlarıyla ilgili her an kötü bir haberin ulaşacağından çok ciddi endişe ediyorlarsa bunun sebepleri var…
Bugün, ülkenin hiçbir köşesinde hiç huzur kalmamışsa bunun sebepleri var…
Bugün, toplum parça parça bölünüp kutuplaştırılmışsa ve her bir parçası ötekine düşmanlaştırılmışsa bunun sebepleri var…
Bugün, ülkenin dört bir yanında yaşayan her etnik ve inançtan vatandaşlarımız birbirine şüpheyle bakıyorsa bunun sebepleri var.
Bugün, 78 milyonluk koskoca bir milletin her ferdi büyük bir korku içerisinde her an başına kötü bir şeyler gelebileceğinden endişe duyuyorsa bunun sebepleri var.
Bugün, sıradan insanların başına endişe ettikleri kötü şeylerden pek çoğu, hiç beklemedikleri bir anda ve tam da endişe ettikleri gibi, geliyorsa bunun sebepleri var…
Bugün eli kanlı terör örgütü PKK, tarihinde hiç olmadığı kadar güçlenmişse bunun sebepleri var…
Bugün Türkiye’de başta PKK ve IŞİD olmak üzere tüm terör örgütleri için çok uygun bir iklim oluşmuşsa bunun sebepleri var...
Bugün, Türkiye dünyadan tamamen kopmuş, yapayalnız kalmış ve sıradan bir despotluk gibi iyice içine kapanmışsa bunun sebepleri var…
Bugün, Türkiye itibarını ve imajını tüm dünyada tamamen sıfırlamışsa bunun sebepleri var…
Bugün, ekonomi berbat gidiyorsa, enflasyon artıyor, işsizlik düşmüyorsa, üretim ve ihracat düşüyorsa, borçlar ve cari açık artıyorsa, yabancı yatırımcılar gelmiyor ya da gelmiş olanlar apar topar ayrılıyorsa, ülkeyi ziyaret eden turistler azalıyorsa bunun sebepleri var…
Bugün, 2008’de 1,16 olan TL’nin Dolar karşısındaki değeri 3,1 TL civarına gelmişse bunun sebepleri var…
Bugün, madenlerde yüzlerce madenci, işyerlerinde binlerce işçi ölüyorsa bunun sebepleri var.
Bugün kendi kendisini şişiren bir rant ekonomisinin azman dişlilerine dönüşen inşaat sektörünün elinde şehirlerimiz ve çevre geri döndürülemez şekilde tahrip ediliyorsa bunun sebepleri var…
Bugün, zaten hep güdük bırakılmış demokrasimiz iyice can çekişiyorsa bunun sebepleri var…
Bugün, zaten bir toplumsal sözleşme olamamış yarım yamalak Anayasamız bile sadece kağıt üzerinde kalmışsa bunun sebepleri var…
Bugün, zulüm ve despotluk zirve yapmışsa, hukuk ve ahlak ayaklar altına alınmışsa bunun sebepleri var…
Bugün, demokrasilerin olmazsa olmazı kontrol ve denge mekanizmasının saç ayaklarını oluşturan güçler ayrılığı sistemi tamamen yok olmuşsa bunun sebepleri var…
Bugün, yargı suça batmış azgın bir muktedir güruhun elinde acuze bir şaklabana dönüşmüşse bunun sebepleri var…
Bugün, bir siyaset mafyası tarafından halkın iradesi gasp edilerek yok sayılmışsa bunun sebepleri var…
Bugün, Meclis tamamen atıl bırakılmışsa, yasama ve denetim görevlerini yerine getiremez hale getirilmişse bunun sebepleri var…
Bugün, başta basın ve ifade özgürlüğü olmak üzere tüm temel insan hak ve özgürlükleri bu ülkede tek tek son nefesini vermek ve en temel özgürlükleri ellerinden alınan insanlar boğulmak üzereyse bunun sebepleri var…
Bugün, Türkiye’de en temel insan hakkı olan yaşama hakkının bile hiçbir güvencesi kalmamışsa bunun sebepleri var…
Bugün, eğitim sistemi tamamen çökmüş, hem ahlaki hem de akademik olarak işlevini tamamen yitirmişse bunun sebepleri var…
Bugün, insanlar geleceğe olan son umut kırıntılarını da büyük ölçüde yitirmişse bunun sebepleri var..
Bugün, sadece bu yazıdan dolayı bile başıma nelerin gelebileceğinden emin olamıyorsam bunun sebepleri var…
Evet, bunların hepsinin sebepleri var… Ve sandığınızın aksine bu sorunlara yol açan sebepler aslında hiç de fazla değil… Elbette ki, bütün bu sorunların sebebini tespit ve teşhis etmek çözümün ve tedavinin önemli bir kısmını oluşturuyor. Ancak sorunlara kaynaklık eden sebep veya sebepler, bir taraftan orada dimdik duruyorken ve sebep oldukları eski sorunları her geçen gün daha da derinleştirip pekiştiriyorken, diğer taraftan da sürekli yeni sorunlara yol açıyorsa çareyi doğru yerde aramak lazım. Sorunların bu kaynağını doğru tespit etmek ve çok münbit bir sorun kaynağı olmaktan acilen çıkarmak lazım… Sivrisineklerle mücadeleyi bırakmadan asıl bataklığı kurutmak lazım.
Yukarıda çok az bir kısmını saymaya çalıştığım sorunların baş sorumlusu ve kaynağı bana göre Recep Tayyip Erdoğan’dır. Tabii, bu eşsiz sorun üretme maharetini göstermesinde sıkı sıkıya vesayeti altında tuttuğu siyasetteki, bürokrasideki, iş dünyasındaki ve medyadaki azgın bir azınlığın katkılarını da unutmamak gerekir. Erdoğan ve çevresindeki bu azgın azınlığın ihtirasları yüzünden Türkiye maalesef her geçen gün daha da yaşanmaz bir hale geliyor.
Öte yandan, sanırım kaynağına dokunulmadan sorunlara çözümler bulmaya çalışmak büyük bir aptallık olur. Büyük bir basiretsizlik ve körlükle sorunlara kaynaklık edene çözüm için umut bağlamak ise çok daha büyük bir aptallık olacaktır. Neticede Einstein’ın dediği gibi “aptallığın en büyük kanıtı, aynı şeyi defalarca yapıp farklı bir sonuç almayı ummaktır.” Maalesef, bu durum bu ülkede son yıllarda sıklıkla görülür oldu. Çünkü halkın önemli bir kısmı ya çözümü tekrar be tekrar sorunun kaynağından ve sebeplerinden bekliyor ya da sorunlara yol açan sebepleri ortadan kaldırmadan bir çözüm olabileceğini umuyor.
            Oysa, yapılması gereken son derece net ve açık. Bütün bu sorunlara yol açan, işlemedik anayasal suç bırakmayan Erdoğan ve vesayeti altındaki hükümetten bir an önce kurtulmak gerekiyor. Belgeleri, kanıtları ortalığa saçılmış yolsuzluk iddiaları, terör örgütleriyle netameli ilişkileri bir yana, bu ülkede yaşanan vahim sorunların her biri aslında sorumluluk ve izzet sahibi olanlar için istifaya yeter.
İstifa talep ediyoruz ama maalesef Erdoğan ve taifesinden böyle bir sorumluluk ve izzetli duruş göstermelerini bekleyemiyoruz. Bu yüzden bu sorunların müsebbiplerini demokratik yollardan alaşağı etmekten başka geriye meşru bir çare kalmıyor. Bu sorunlardan kurtulmak ve sorunlara kaynaklık edenlerle hukuk önünde hesaplaşmak için 1 Kasım’da halkın önünde büyük bir fırsat bulunuyor. Tabii 1 Kasım’da seçim olabilirse. Ya nasip!

3 Eylül 2015 Perşembe

AKP ve Erdoğan’ın hikayesi bitti


AKP iktidara geldiği 2002 yılından yüzde 50 oy aldığı 2011 yılına kadar Türkiye’nin demokratikleşmesi, sivilleşmesi, kalkınması, temel insan hak ve özgürlüklerinin güçlendirilmesi, hukuk devleti ilkesinin içinin doldurulması, dış politikada yapıcı bir istikrar unsuru haline gelmesi gibi pek çok alanda umut ve ilham kaynağı olmuştu. Özellikle Avrupa Birliği üyelik hedefiyle gerçekleştirilen demokratik, hukuki ve sosyal reformlar ile gerçekleştirilmesi vaat edilenler sayesinde Türkiye gıpta edilir bir ülkeye dönüşmüştü.
Kendisini güç sarhoşluğuna kaptıran Erdoğan’ın akıl almaz ihtirasları ve AKP kadrolarının bu ihtirasları dizginlemek yerine daha da köpürtmesi yüzünden 2011’den bu yana ise Türkiye tam tersi bir istikamete girdi. Erdoğan ve AKP, zor şartlar altında 10 yıl boyunca adım adım yaptıklarını tam muktedir olduğu yeni dönemde bir çırpıda heba etti. Demokratikleşme rotasından tamamen saptı. Sivilleşmenin zirve yaptığı bir dönemde yönetimin baskıcı, despot ve vesayetçi olmayacağı anlamına gelmediğini tüm dünyaya gösterdi. Erdoğan ve AKP, Türkiye’ye umut veren kendi hikayelerini kendi elleriyle hunharca yok etti. Bitirdi.  
Geldiğimiz noktada Erdoğan ve AKP’nin ne Türkiye’ye ne de dünyaya acı, kan, gözyaşı, keyfilik, hukuksuzluk, zulüm ve baskıdan başka verebileceği bir şey kalmadı. Aslında uzunca bir zamandır durum buydu. Ama Türkiye’nin bütün alanlarda apaçık ters yöne girişi, muazzam kötüye gidişine rağmen AKP ve Erdoğan’ın 100 yıllık Kürt sorununu çözme konusunda bir kararlılığı varmış gibi son derece başarılı bir algı oluşturuluyordu. AKP ve Erdoğan’ın hala reformcu ve demokrat olduğuna dair boş sav Kürt sorununa yönelik alabildiğine sorunlu “çözüm sürecine” dayandırılıyordu.
AKP ve dolayısıyla Erdoğan’ın 7 Haziran seçimlerindeki büyük yenilgisinden ve nev-i şahsına münhasır başkanlık hayallerinin suya düşmesinden sonra algı amaçlı sömürülen bu tek pozitif unsur da ortadan kalktı. “Çözüm Süreci”ndeki bariz hataları, eksiklikleri yapıcı şekilde eleştirenleri bile çözüm karşıtı “vatan hainleri” şeklinde yaftalayıp linç eden AKP ve Erdoğan ile çevreleri bir anda “Çözüm Süreci”ni mezara gömdü. Daha düne kadar laf söylettirmedikleri terör örgütü PKK’ya ve uzantılarına yönelik ise top yekün kanlı bir savaşa girişildi.
Herkesin sorduğu can alıcı soru şuydu: Ne olmuştu da 7 Haziran’a kadar azamayan terör bir anda azmış, o güne kadar akmayan kan bir anda oluk oluk akmaya başlamıştı? Olan HDP’nin yüzde 13 oyla seçim barajını aşması ve Meclis’teki dördüncü parti olarak Erdoğan’ın başkanlık hayallerini tamamen suya gömmesiydi. Bizans entrikalarına rahmet okutacak siyasi kurnazlığıyla Erdoğan tabii ki pes edecek değildi. Pes etmek yerine 7 Haziran seçimlerini sanki hiç yapılmamış gibi yok sayacak bir siyasal tezgaha soyundu. Başta MHP olmak üzere, muhalefet partilerinin beceriksizlikleri sayesinde bu emeline ulaşmakta hiç de zorluk çekmedi. Bu sayede sandıkta 13 yıllık tek parti iktidarını kaybeden AKP, tamamen Erdoğan’ın orkestrasyonuyla, sanki seçimleri kaybetmemiş gibi gayr-i meşru da olsa iktidarını sürdürmeye devam etti.
Üstelik bu gayr-i meşru AKP hükümeti vekaleten görev yapan bir hükümet gibi de hareket etmedi, etmiyor. Adeta bir “savaş kabinesi”ymiş gibi toplumun değişik kesimlerine yönelik akıl almaz bir cadı avı ve saldırganlık sergiliyor. Son olarak İpek Medya Grubu’na yapılan baskın gibi muhalif medya organlarına operasyonlar düzenleniyor. Tüm muhalif medya organlarına el koyma tehditleri, muhalif gazetecileri tutuklama söylentileri, planları havada uçuşuyor.
Gerek fiziki koşullar, gerek sosyal çevre ve gerekse akademik şartlar açısından devlet okulları perişan haldeyken, ulusal sınavlarda ve uluslararası bilim yarışmalarında şampiyonlukları toplayan Türkiye’nin en başarılı okullarına bu gayr-i meşru hükümet tarafından, silahlı terörle mücadele polisleri eşliğinde devletin 8-10 kurumundan onlarca müfettişle, baskınlar düzenletiliyor. Anayasa Mahkemesi kararına rağmen dershanelerin açılmasına fiilen engel olunarak pervasızca suç işleniyor. İstanbul’un göbeğinde sadece sohbet için bir araya gelmiş toplumun saygın işadamlarından oluşan bir arkadaş grubuna tıpkı 1940’lardaki faşizan dönemde olduğu gibi baskın düzenleniyor ve hiçbir suçu olmayan bu insanlar gözaltına alınıyor.
2011’e kadar yargı vesayetine karşı olmakla prim toplayan AKP ve Erdoğan, bugün üzerinde görülmedik bir vesayet kurdukları yargıyı tamamen partizanlaştırmış durumdalar. Tarafsızlığını ve bağımsızlığını koruma azmiyle evrensel hukuka uygun nitelikte tek tük işlem yapma veya karar verme cesaretini gösteren savcılar, hakimler ise anında görevden alınıyor. Hatta pek çok savcı, Suriye’deki radikal örgütlere yasadışı silah taşıyan tırlar örneğinde olduğu gibi, konusu suç olan skandalları ortaya çıkardıklarından ya da verdikleri hukuki kararlardan dolayı hapse atılıyor. Yüzlerce savcı oradan oraya sürülüyor, meslek onuruna sadık tüm hakimler cezaevine girme tehdidi altında tutuluyor.
Bilindiği gibi Erdoğan ve AKP, demokratik hukuk devletlerinde hiçbir yeri olmayan, hiçbir meşruiyeti ve yaptırımı bulunmayan “Kırmızı Kitap” diye bilinen “Milli Güvenlik Siyaset Belgesi”ne karşı yıllarca mücadele etmişti. Ne hazindir ki son zamanlarda aynı “Kırmızı Kitap” Erdoğan ve AKP’nin adeta tapındıkları bir kutsal kitaba dönüşmüş durumda. Sürekli ihlal edip suç işledikleri Anayasa’dan ziyade hep “Kırmız Kitap”tan bahsediyorlar. Tüm muhalif kesimleri bu gayr-i meşru ve hukuk dışı metin üzerinden korkutmaya, sindirmeye, yıldırmaya çalışıyorlar.
Bu durum, hiçbir demokratik yönetimde yeri olamayan Milli Güvenlik Kurulu (MGK) kararları için de geçerli. Düne kadar MGK’ya karşı olan Erdoğan ve AKP, bugün MGK’yı adeta kutsayan bir yaklaşım sergiliyor. MGK’da aldıkları anti-demokratik, hukuk dışı ve gayr-i meşru kararlarla muhalif kesimler üzerinde adeta terör estiriyorlar. Çarşamba günü yapılan son MGK toplantısında “paralel devlet yapılanması” adı altında hedefe koydukları Hizmet Hareketi’ne karşı “yurt içinde ve yurt dışında, illegal ekonomik boyutu da dâhil olmak üzere sürdürülmekte olan mücadelenin kararlılıkla devam ettirileceği” şeklinde karar aldırmakla sevinecek kadar zavallı bir duruma düşüyorlar.
Zannedilmesin ki tarih ve maşeri vicdan, tüm faaliyetleri ulusal ve uluslararası hukuk ve demokratik meşruiyet çerçevesinde olan insanları “paralel devlet” diye kaydedecek. Tam tersine tarih ve maşeri vicdan, ellerine geçirdikleri iktidar olanaklarıyla ve büyük bir pervasızlıkla ihlal edilmedik Anayasa maddesi, hukuk kuralı ve demokratik ilke bırakmadıkları halde demokratik meşruiyeti tartışmalı MGK’ya bu kararı aldıranları “paralel” olarak kaydedecektir.
Terör faaliyetinde bulunmak şöyle dursun hiçbir suça bulaşmamış muhalif kesimlere karşı bu kararı alanların gerçek terör örgütlerinin finansmanıyla mücadelede ne kadar samimi oldukları ise son derece tartışmalı. Bu konuda ne kadar samimiyetsiz ve ikiyüzlü olduklarını anlamak için saygın Anayasa Profesörü İzzet Özgenç’in Twitter’da yaptığı bazı paylaşımları okumak bile yeterli. Buyurun okuyalım:   
“Türkiye, BM nezdinde hazırlanan 9.12.1999 tarihli ‘Terörizmin Finansmanının Önlenmesine Dair Uluslararası Sözleşme’ye taraftır. Bunun yanı sıra, özellikle ABD baskısıyla, 7.2.2013 tarihli ve 6415 Sayılı “Terörizmin Finansmanın Önlenmesi Hakkında Kanun” kabul edilip yürürlüğe konulmuştur.
Bu kanun yürürlüğe girdikten sonra, 24 Ekim 2013 tarihinden itibaren, sonuncusunun yayımlandığı Resmi Gazete tarihi olan 7 Ağustos 2015 tarihine kadar, toplam 51 adet Bakanlar Kurulu kararı çıkarılarak, çeşitli kişi, kuruluş veya organizasyonun Türkiye’deki malvarlığının dondurulması sağlanmıştır. Bütün bu kararlar gözden geçirildiğinde görülecektir ki, bu malvarlığı dondurulanlar arasında PKK ile ilişkili hiçbir kişi, kuruluş veya organizasyon bulunmamaktadır.
Keza, söz konusu 6415 sayılı kanuna göre, Türkiye kendi varlığını tehdit eden terör faaliyetleri karşısında, bir başka devletten bu faaliyetlere destek veren kişi, kuruluş veya organizasyonların malvarlığını dondurma talebinde bulunma yetkisini haizdir. Ancak bugüne kadar bu yetkinin kullanılmasıyla PKK’ya destek veren herhangi bir kişi, kuruluş veya organizasyonun malvarlığının dondurulması sağlanabilmiş değildir.
Hal böyle iken, milletlerarası sözleşme ve kanunların terörle mücadele amacıyla devlete verdiği bu yetkilerin, Türkiye’de terör faaliyeti ve terör örgütü olmadığı açık olan bir takım sosyal veya ekonomik oluşumlarla ilgili olarak işletilmeye çalışılması, bir akıl tutulması örneğidir.”
Tabii bir de buna Prof. Özgenç’in bahsetmediği, el-Kaide ve IŞİD gibi terör örgütlerini destekledikleri için BM, AB ve ABD yaptırımlar listesine giren kamuoyunun yakından bildiği bazı netameli isimlerin AKP, Erdoğan ve çevresi tarafından nasıl kollandığını da ilave etmek gerekir.
Erdoğan ve AKP’nin hikayesinin neden bittiğini anlatmak için örnekler çok, ama bugünlük bu kadar yeter.



1 Eylül 2015 Salı

Özgür medya susarsa Türkiye boğulur


Türkiye bir taraftan AKP’nin 7 Haziran seçimlerindeki başarısızlığı sonrası son derece tuhaf bir şekilde yeniden başlayan terör saldırılarının, diğer taraftan ise despotik baskılardan dolayı geriye bir avuç kalan özgür medyaya ve muhalif çevrelere yapılan baskınların oluşturduğu bir karabasanın tam ortasında. Gün geçmiyor ki birkaç okula, birkaç kreşe, birkaç şirkete keyfi ve hukuksuz polis baskınları yapılmasın. Hiçbir suçu olmayan masum insanlar saçma sapan gerekçelerle gözaltına alınmasın! Bu haliyle Türkiye tam bir despotik rejime dönüşmüş durumda. Bu kepazelik artık bir imaj, bir algı sorunu olmaktan çıktı. Yaşananlar gerçekliğin ta kendisi.
Öyle ki bu ülkede Anayasa askıda, hukuk askıda, demokrasi askıda, en temel hak ve özgürlükler bile askıda. Gelinen durum o kadar vahim ki Türkiye’de yaşayan ister vatandaş, isterse yabancı olsun hiç kimsenin ne can güvenliği, ne mal güvenliği, ne de temel insan hak ve özgürlükleri kalmış durumda. Despotik ihtiraslarıyla bir tek adam rejimi peşinde koşan Erdoğan ve avenesinin konsolide ettiği partizan yargı, partizan polis, partizan bürokrasi, partizan medya gölgesinde kimsenin asgari düzeyde bile bir hukuk güvencesi de bulunmuyor. Erdoğan rejiminin baskı ve zulmü altında kıvrım kıvrım kıvranan Türkiye, tam anlamıyla 5. sınıf bir adi Ortadoğu diktatörlüğü görüntüsü veriyor. Ve bu ülke, işte böyle bir ortamda tarihinin belki de en önemli seçimlerine doğru gidiyor.
Hükümet çevrelerinden edinerek paylaştığı ve neredeyse tamamı gerçekleşerek doğrulanan bilgilerle haklı bir şöhret oluşturan Twitter fenomeni @fuatavni_f ‘in günler öncesinden duyurduğu bir “kehanet”, daha doğrusu bir felaket daha doğru çıktı. Fuat Avni’nin hala Erdoğan’a biat etmemiş tüm muhalif medya organlarına ve önde gelen iş adamlarına yönelik hukuksuz ve keyfi baskınlar yapılarak malvarlıklarına el konulacağına dair akıl almaz felaket senaryosu ne yazık ki aynen gerçekleşiyor. Türkiye’de despotik Erdoğan rejiminin pervasız talan, yağma ve yıkımından geriye kalan bir avuç özgür medya organının en önemli renklerinden bazılarını bünyesinde bulunduran İpek Grubu şirketlerine, gazete ve televizyonlarına kapsamlı polis baskınları yapılmaya başlandı bile.
Yıllar içerisinde oluşturulan gayri meşru rant sisteminden besledikleri kara propagandacı partizan medya dışında herhangi bir medyaya veya en ufak muhalif sese tahammülü olmayan despotik Erdoğan rejimi, seçimlere sadece 2 ay kala belli ki muhalif siyasi partilerin yer bulabildiği, seslerini duyurabildiği tek tük kalmış medya organlarını da susturma, sindirme peşinde. Her türlü baskı ve tehdide rağmen hala susmayan ve sinmeyen medya organlarını ise saçma sapan ve keyfi gerekçelerle el koyma tehlikesi bekliyor. Bu yönüyle İpek Medya Grubu’na yapılan baskın ve baskı özgür medyaya yönelik bir darbe olduğu kadar muhalefete ve demokrasiye de açık bir darbedir. İpek Medya Grubu ve diğer medya kuruluşları ile muhalif iş adamlarına yönelik baskı ve saldırılar can çekişen demokratik hukuk devletinin son kalıntılarını da ortadan kaldırmaya yönelik pervasız ve aşırı cüretkar bir teşebbüstür.  
Anayasa’nın, Türkiye’nin imzacısı olduğu uluslararası konvansiyonların ve uluslararası hukukun koruması altında olan medya ve basın özgürlüğünü, mülkiyet haklarını ve hatta can güvenliğini hiçe sayan Erdoğan rejimi ve hükümetteki piyonları altından asla kalkamayacakları ve hesabını asla veremeyecekleri çok büyük suçlar işliyor. Ve bu suçları işleyen irili ufaklı bütün bürokratik konumlardaki herkesi er ya da geç çok büyük cezalar bekliyor. Çünkü Erdoğan rejiminin, 17/25 Aralık 2013 yolsuzluk skandalını ortaya çıkarmakla itham ederek husumet beslediği sadece Hizmet Hareketi’ne yakın medya organlarını ve işadamlarını hedef aldığına dair oluşturduğu yanlış algının artık sonuna gelindi. Bugün herkes biliyor ki despotik Erdoğan rejiminin hedefi Hizmet’e yakın medya ve işadamlarından ibaret değil. İdeolojik görüşü ya da yaşam tarzı her ne olursa olsun Erdoğan’a ve konsolide etmeye çalıştığı despotik rejimine biat etmeyen herkes hedefte, büyük bir tehdit ve tehlike altında.
Başta Koç Grubu olmak üzere TUSİAD üyesi bütün işadamları despotik Erdoğan rejiminin tehditi altında. Kimler yok ki listede TÜSİAD eski başkanı Muharrem Yılmaz’dan, uluslararası tanınırlığı yüksek Osman Kavala’ya kadar herkes sırada. Hele hele medya alanında faaliyetleri olduğu halde Erdoğan rejimine hala tam biat etmeyen tüm işadamları açık ve yakın tehlike altında. Başta Doğan Medya Grubu yayın organları olmak üzere Cumhuriyet, Sözcü, BirGün, Taraf ve diğer muhalif medya organları Erdoğan despotizminin baskılarında sadece sıranın ne zaman kendilerine geleceğinin merakı içerisindeler. Cumhuriyet gazetesi günler öncesinden tehditleri ciddiye alarak tepkisini birinci sayfasından koymuştu. Sözcü gazetesi ise tepkisini Salı günkü birinci sayfasının tamamını ayırarak “Sözcü susarsa Türkiye susar” manşetiyle ve tüm yazarlarının köşelerini boş bırakarak gösterdi.
Gerek Sözcü gazetesinin manşeti, gerekse Salı günkü manşetinde IŞİD’e yapılan yardımları bir kez daha belgeleyen Bugün gazetesinin bünyesinde bulunduğu İpek Medya Grubu’na yönelik sindirme ve baskı operasyonu sosyal medyada büyük tepki çekti. Tıpkı aynı anda hem IŞİD, hem de IŞİD düşmanı terör örgütü PKK’ya destek olmakla suçlanarak tutuklanan Vice News muhabirlerinin tutuklanmasının dünyada oluşturduğu tepki gibi.
Türkiye’yi despotik bir “tek adam rejimi”ne dönüştürmek isteyen, bu amaçla medyayı ve toplumu tek sesli hale getirmeye çalışanlar akıllarını başlarına almalılar. Hala birinci parti olabilirsiniz, hala cumhurbaşkanlığı, başbakanlık, bakanlık ve tüm bürokratik koltukları dolduruyor olabilirsiniz, ama bunların hiçbiri size suç işleme hakkı, haddiniz aşma özgürlüğü vermez. Bunlar size toplumu sindirme, baskılama, muhalefeti susturma, düşünce ve ifade özgürlüğünü yok etme hakkı tanımaz.
Gırtlağınıza kadar battığınız suçlardan dolayı hukuk önünde ve sandıkta hesap vermemek; yine aynı sebepten dolayı iktidarı gerek hukuki, gerekse demokratik yollardan devretmemek amacında olduğunuz anlaşılıyor. Ama unutmayın ve hesabınızı iyi yapın, aynı amaçla bir diktatörlük rejimi kurmak üzere girişeceğiniz her hukuksuz ve keyfi eylem sadece ve sadece hesabını vermek zorunda kalacağınız suç listenizi kabarmaya yarayacaktır. Yarım yamalak da olsa demokrasiyi ve hukuk devleti olmanın nimetlerini tatmış, orta sınıfı son derece canlı olan, dünyayla ve uluslararası ekonomiyle entegre bir Türkiye’den tipik bir Ortadoğu diktatörlüğü çıkarmaya kimsenin gücü yetmez.
Öte yandan hukuksuzluğu, keyfiliği ve suç işlemeyi alışkanlık haline getiren Erdoğan rejimi ve Davutoğlu hükümeti bu türden gayri meşru metotları normalleştirmelerinin bu konuda kendilerinden daha güçlü imkanlara sahip farklı dinamikleri harekete geçirebileceği ihtimalini de asla göz ardı etmesinler, asla unutmasınlar.
Beyler, darbe dönemlerinde bile uygulanmayan medyaya ve muhalefete yönelik korkutma, baskı kurma, doğrudan el koyma çabalarıyla bir yerlere varmanız mümkün değil. Türkiye’de ve dünyada oluşacak tepki tsunamisinin üstesinden gelmeniz ise imkansız. Gelin yazık etmeyin bu ülkeye. Hesabını yargı önünde vermekten kaçtığınız uzun bir liste oluşturan anayasal suçlarınızın yol açtığı suçluluk psikolojisiyle bu uzun suç listenize yeni ve vahim suçlar eklemeyin. Evet doğru, bu anti-demokratik, despotik ve hukuksuz baskılarınız sonucunda kaybeden demokratik ve medeni dünyadan hızla uzaklaşan Türkiye olur. Ama herkesten çok sizin kaybedeceğinizi de asla unutmayın.
Ve şunu da unutmayın ki, ne yaparsanız yapın, hangi zulümleri işlerseniz işleyin  özgür vicdanlar asla susmaz! Özgür insanlar asla susmaz! Özgür medya asla susmaz!
Asla susturamayacaksınız ama susturma çabalarınızdan dolayı tarihe kara bir leke olarak geçeceksiniz! Gelecek nesillerce hukuksuz ve zorba zalimler olarak anılacaksınız!