diktatörlük etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
diktatörlük etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9 Haziran 2015 Salı

Çare restorasyon hükümeti


Pazar günü vatandaşlar oylarını kullanırken kaleme aldığım son yazımda demokrasinin en işlevsel aracı olan seçimlerin düzenleyici (regülatör) rolüne dikkat çekmiştim. Demokrasiyi kullanarak devşirdikleri gücü hukuksuz ve anti-demokratik ihtirasları için kullanmak amacıyla yoldan çıkanlara çeki düzen verecek olanın da sandık ve seçimler olduğuna vurgu yapmıştım.
Erdoğan ve AKP’nin kamu gücünü ve imkanlarını kullanarak oluşturduğu tüm adaletsiz ve haksız şartlara, yine aynı merkezli olmak üzere tüm hile ve oy çalma çabalarına rağmen, vatandaşların özgür ve adil bir seçim konusunda sergiledikleri muazzam hassasiyet, en üst düzeydeki teyakkuz ve seferberlik hali sayesinde seçimler sahiden de düzenleyici rolünü ortaya koydu. AKP iktidarının her kademesine sinmiş kibirli, nobran ve şımarık üsluba, şatafat ve debdebeye batmış müsrifliğe, dayatmacı ve pervasız despotik gidişata seçimde dur diyen vatandaşlar siyasete ince bir ayar verdi. Haddini aşanlara haddini bildirdi. Güç sarhoşluğuyla azarak yoldan çıkanları hizaya soktu.  Önemle belirtmeliyiz ki anayasayı, koruyacağına namusu ve şerefi üzerine yemin ettiği tarafsızlığını ve konumunun saygınlığını hiçe sayarak partizan siyaset için meydanlara inen Erdoğan seçimlerin en büyük kaybedeni oldu. Erdoğan sultasındaki bir hezeyanlar dönemi ve o dönemden (executive) icracı başkanlık kılıfı altında tek adam diktası gibi bir başka  çılgınlıklar dönemine atlama hayalleri sona erdi. Kabus bitti.
Kabus bitti ve Türkiye belki demokrasi ve hukukun yeniden çalışmaya başlayacağı yepyeni bir döneme uyandı. Ama Erdoğan ve AKP’den de geriye devasa bir enkaz kaldı. Şimdi halkın oylarıyla güç ve yetki verdiği siyasetçiler demokrasinin sunduğu imkanları değerlendirmek ve bu enkazı ortadan kaldırmak sorumluluk ve göreviyle karşı karşıya. Çok kritik şartlar altındaki halkın verdiği bu görev ve sorumluktan kaçanlar siyaseten intihar etmiş olur. Sorunlu siyaset tarzları ve doymak bilmez ihtiraslarıyla bu devasa enkazı oluşturanlardan oluşturdukları bu enkazı kaldırmalarını bekleyemeyeceğimize göre, bu görev CHP, MHP ve HDP’nin.
Şayet diktatörlük hevesindeki Erdoğan ve vesayeti altındaki AKP seçimlerde arzu ettiği başarıyı sergileseydi tek bir seçenekle karşı karşıya kalacaktık: Tek adam, tek parti despotizmi.  Şükür ki korkulan olmadı. Erdoğan ve AKP’nin tüm anti-demokratik çabalarına rağmen seçimler ülkenin ve milletin önünde yeni imkanlar açtı. Böylece Türkiye tek seçenek dayatmasından çıktı, eski Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in “demokrasilerde çareler tükenmez” sözüyle ifade ettiği seçeneği bollaşan bir döneme girdi. Bu çareyi üretecek olan herhalde ne Erdoğan, ne de vesayeti altında tuttuğu AKP. Bu çareyi üretecek olan toplumun farklı kesimlerinden aldığı ödünç oylarla anti-demokratik yüzde 10’luk seçim barajını 3 puan farkla aşan HDP, yolsuzluklara batmış AKP kadrolarından hesap sorma vaadiyle oylarını artıran MHP, rejim bekçiliğinden vazgeçip son seçimlerde yapıcı siyasete dönmeyi başaran CHP’den başkası değildir. Bu partileri ülkeyi içinde bulunduğu demokratik ve hukuki enkazdan çıkarma sorumluluğu ve görevi bekliyor.
Her şeyden önce bu üç partinin, seçim sonuçlarıyla birlikte siyasetin ağırlık merkezinin siyaset dışı ve tarafsız olması gereken Cumhurbaşkanlığı’ndan yeniden milli iradenin tecelligahı Meclis’e kaymasının sağladığı imkanlara güçlü şekilde sahip çıkması gerekiyor. Diktatörlük hayalleri kuran Erdoğan’ın siyasetin gündemini ve yönünü belirleme gücünü tamamen sıfırlamakla bu işe başlayabilirler. Siyaset dışı olması gereken Erdoğan’ı cumhurbaşkanlığının anayasal sınırları içerisine hapsetmek ise, ancak AKP dışındaki bu üç partinin demokrasi ve hukuka yeniden can suyu verecek temel ilkeler ve pratik gündemler çerçevesinde asgari müştereklerde buluşarak mutlaka birlikte hareket etmeleri ile mümkün. Bu zaruri birlikteliğe ve uzlaşı zeminine Meclis başkanlığı seçimi ve kurulacak olan koalisyon hükümeti için acilen ihtiyaç bulunuyor.
Şu ana kadar CHP, MHP ve HDP, gırtlağına kadar yolsuzluklara, hukuksuzluklara ve suça batmış AKP ile herhangi bir koalisyon ihtimaline peşinen kapıları kapatmak suretiyle siyaseten ve ahlaken doğru olanı yapmıştır. Ancak bu doğru adım şayet yeni doğru adımlarla taçlandırılamazsa siyasetin dizaynında Erdoğan’ın önü yeniden açılır. Siyaset dışı Erdoğan’ın siyaset üzerindeki vesayetini kırmak veya siyaset yapmayı çok istiyorsa cumhurbaşkanlığı gibi saygın bir makamı işgali bırakarak siyasete dönmeye zorlamak bu üç partinin elinde. Belli ki Erdoğan, sandıktan çıkan sonuçlara ve seçmenin verdiği açık ve güçlü mesaja rağmen ya bir AKP iktidarı kurma ya da AKP kontrolünde ülkeyi erken seçime götürme amacında. Şayet bu amacına ulaşmasına fırsat verilerek Erdoğan’ın siyasetteki belirleyiciliğinin devam etmesinin önü açılırsa bu CHP, MHP ve HDP’nin seçmenlerinin kendilerine verdiği iradeye bir nevi ihaneti ya da en hafif ifadeyle bu partilerin becerisizlikleri anlamına gelir. Mevcut şartların oluşturduğu tehlikeler göz önüne alındığında söz konusu partilerin her ikisine de hakkı yok.
Öyleyse ne olması gerektiğine dair analizimize mutlaka olmaması gerekenin Erdoğan’ın ebeliğinde yeni bir AKP iktidarının doğuşu ya da erken seçim olduğunun altını çizerek başlayabiliriz. Ancak bunun ardından, temenniler ve gerçeklerin optimum noktasını gözeterek, olması gereken üzerine kafa yorabiliriz. Bana göre, bu şartlarda Türkiye’nin önünde CHP, MHP ve HDP’nin bir çeşit restorasyon koalisyonu kurmasından başka çare bulunmuyor. Üç parti arasında geniş bir uzlaşıya dayalı, dar gündemli teknik bir restorasyon hükümeti ülke için hem gerekli, hem ideal, hem de mümkün.
Burada bahsini ettiğim bir CHP-MHP-HDP üçlü koalisyonu değil. MHP-HDP arasındaki keskin ideolojik farklılıklardan dolayı bunun mümkün olmayacağının farkındayım. Zaten ideolojik zıtlıklar içerisindeki üç partiden uzun erimli sürdürülebilir bir koalisyon beklemek de gerçekçi olmaz. Aynı şekilde CHP-HDP koalisyonuna baskın şekilde milliyetçi bir ideolojik kimliğe sahip MHP’den destek beklemek de pek gerçekçi görünmüyor. Geriye CHP ve MHP’nin oluşturacağı bir koalisyon hükümeti ve pek çok ideolojik farklılıkları bünyesinde barındıran HDP’nin bu koalisyona geçici süreliğine destek vermesi kalıyor.
Evet, CHP-MHP’nin kuracağı, HDP’nin dışarıdan destek vereceği böyle bir restorasyon hükümeti, üç partinin aralarında yapacakları bir protokol çerçevesinde Türkiye’nin tek adam diktasıyla rayından çıkarılmış demokratik sistemini, hukuk sistemini ve kurumsal yapısını yeniden rayına oturtabilir. Yapılması gereken hiçbir ideolojik veya ilkesel tartışmaya girmeksizin kısıtlı sayıdaki pratik gündem maddeleri ile bu restorasyon hükümetini kurmaktır. Türkiye’yi yeniden işleyen bir demokratik hukuk devleti haline getirmektir. Hemen ardından da bu hükümetin yönetimi altında hızla erken seçime gitmektir. Tahminim 1-1,5 yıllık bir süre bütün bunları gerçekleştirmek için kafidir. Olur da bu koalisyonun dahili ve harici ortakları arasında umulmadık bir uyum çıkar ve hükümet devam etmeye karar verir, o başka hikaye.
Böyle bir restorasyon hükümetinden Erdoğan ve AKP’nin keyfi, anti-demoktratik ve hukuksuz mirasını mutlaka başa döndürmesi beklenir. Mesela icraatlarına 17-25 Aralık 2013 yolsuzluk skandalının faillerinin yargı ve yüce divan önüne çıkarılmasından başlayabilir. Bu skandal sonrası sergilenen hukuksuzluklarla mağdur edilen binlerce bürokratın, kamu görevlisinin ve vatandaşın mağduriyetlerini acilen giderecek önlemler alabilir. Öte yandan devlet eliyle işlenen suçların oluşturduğu mağduriyetlerin son bulması için yapılacaklar da bellidir. Yine mesela giderek özgürlükçü ve demokrat vasfını yitiren Anayasa Mahkemesi’nin masasında bulunan diktatörlük yasaları hemen iptal edilebilir.
MİT yasası, İç Güvenlik Yasası, Erdoğan’ın icat ettiği hukuksuz Sulh-Ceza Mahkemeleri, eğitimde zorlamacı 4+4+4 sisteminin gözden geçirilmesi ve vatandaşa İHL dayatmasından vazgeçilmesi gündem yapılabilir. Sayıştay’ın yeniden asli vazifelerini yerine getirmesi sağlanabilir. Kamu ihaleleriyle semirtilen yandaş işadamları üzerinden oluşturulan kirli ve yoz ekonomik düzenin ve bunun medyadaki karşılığının üzerine gidilebilir. Düzenleyici kuruluşlar, Bank Asya’ya el konulması acı tecrübesinde görüldüğü gibi, AKP’nin cezalandırıcı partizan organları olmaktan hızla çıkarılabilir.
Eğitim sisteminin ihtiyaç duymayacağı ana kadar serbest piyasanın gerektirdiği dershaneler gibi hür teşebbüs şirketlerini kapatan yasalar iptal edilebilir. Teknik olarak mümkün mü bilemiyorum ama kestirmeden gidilerek Meclis’ten çıkarılacak bir yasayla 17-25 Aralık 2013’ten sonra çıkarılan tüm anti-demokratik ve gayr-i meşru yasalar ve bu yasalarla oluşturulan kurumlar ve kadrolar toptan iptal edilebilir. Bu despotik süreçte mağdur edilenlerin hakları iade edilebilir vs…  
Çok mu zor? Hiç sanmam… Yeter ki bu üç parti halkın kendilerine verdiği görev ve sorumluluğun bilincinde olsun!


21 Mayıs 2015 Perşembe

Demokrasi oyunu ve oyunbozanlık


Demokrasi kuralları net olan bir oyundur. Demokrasi oyununu oynamak üzere yola çıkanlar bu kurallara sonuna kadar uymak zorundadır. Demokrasinin olmazsa olmazı sandıktır. Sandık halkın farklı farklı kesimlerinin farklı beklentileriyle şekillenen siyasal iradelerinin iktidara yansımasının aracıdır.
Ama demokrasi elbette sandıktan ibaret değildir. Demokrasi çok daha sofistike bir kurumlar ve kurallar bütünüdür. Demokrasiler hukukun üstünlüğü, hukuk önünde eşitlik, şeffaflık, hesap verebilirlik, çoğulculuk, azınlık haklarının güvence altına alınması, temel hak ve özgürlüklerin korunması, rekabetçi ve yarışmacı ortamın muhafazası gibi daha birçok ilkeyi bünyesinde barındırır. Bir siyasal parti çok güçlü bir şekilde sandıktan çıkarak iktidar olsa dahi, şayet demokrasinin tamamlayıcı ilkelerine uygun hareket etmezse demokratik olma vasfını yitirir. Böyle bir durumda sandıktan çıkmış iktidar partisi hızla despotik bir rejime savrulur.
Her siyasal parti söylemi, vizyonu ve projeleriyle kendisini halka beğendirmek suretiyle rıza oluşturmaya ve iktidar olmaya çabalar. Siyasetin sonuç odaklı doğası gereği hedefine muhalefet partisi olarak kalmayı koyan bir siyasal partiye rastlanmaz. Ancak, bazı siyasi partilerin ideolojik duruşlarından dolayı halktan gerekli desteği göremedikleri için iktidar şansları olmadığı halde o görüşün yasama süreçlerinde temsil edilmesi de demokrasi oyununa dahildir. Bu anlamda çoğulculuğu ve adil temsili ihlal ve imha eden yüzde 10’luk seçim barajı seçim sisteminin anti-demokratlığının açık bir göstergesidir. Her parti iktidara gelmek için siyaset yapar ama muhalefet olmak da demokrasi oyununun bir parçasıdır. Hiçbir parti siyasette sadece iktidar olmak ve oyunun kurallarını hiçe saymak pahasına hep iktidarda kalmak için var olamaz. Bu demokrasi oyununun temel ilkelerine terstir. Demokratlık muhalefette olmayı içine sindirmeyi de içerir.
Demokrasilerin diğer rejim türlerinden ayırt edici en önemli özelliği de zaten budur. Despotik, monarşik ve totaliter sistemlerin aksine demokrasiler iktidara gelmenin ve halkta rıza üretmekte başarısız olan iktidarların barışçıl yollardan iktidarı terk etmelerinin en başarılı yöntemidir. Monarşilerde ve diktatörlüklerde iktidarın el değiştirmesi için ya başka bir diktatör adayının darbe yapması ya da bir halk ihtilalinin gerçekleşmesi gerekir. Oysa bu kanlı ve belalı işi demokrasiler sandık yoluyla barışçıl bir atmosferde yaparlar. Tabii sandığın açık, adil, güvenilir ve güvenlikli bir süreçle halkın iradesine aracılık edebilmesi şartıyla. Seçim sandığından çıkacak sonuçları belirleyecek olan seçim öncesi süreçler de dahil olmak üzere rekabetçi ve yarışmacı bir atmosferden mahrum olan ülkelerin sandıktan çıkardığı sonuçların demokratlığı da tartışmalı hale gelir.
Halkın, yorulup yeterli hizmet üretemeyen, vaat ettiklerini gerçekleştiremeyen veya iktidar olmanın ve hep iktidar kalacakmış gibi düşünmenin verdiği pervasızlıkla yolsuzluklara, hırsızlıklara ve kokuşmalara açık olan bir siyasi iktidarı sandıkta cezalandırması meşrudur. Demokrasinin sağladığı imkanları kullanarak iktidara gelmiş bir siyasal güruhun devletin tüm organlarını, yargıyı, yasamayı ve medyayı anti-demokratik yollardan ele geçirmesi durumunda bu gidişata itirazı olanların söz konusu yozlaşmış iktidarı alaşağı etmek için tüm demokratik ve hukuki yöntemleri kullanması da meşrudur. Bir iktidarın bu meşru imkanları kullanan muhalefete savaş açması sadece o iktidar partisinin demokratik olmadığını ispatlar.
Öte yandan, bir siyasal partinin iktidara demokratik yollardan gelmesi tek başına o iktidarın demokrat olduğunu göstermez. Bir siyasal partinin sahiden demokrat olup olmadığını gösterecek olan iktidarı demokratik yollardan terk etmeye hazır olup olmadığıdır. 13 yıldır iktidarda olan AKP, bu kıstas açısından, demokratlığı henüz test edilmiş bir parti değildir. Partizan cumhurbaşkanı, vesayeti altında tutuğu başbakan ve çevrelerinden gelen sinyaller AKP’nin iktidarı demokratik yollardan terk etmeye ve muhalefete geçmeye pek hazırlıklı bir parti olmadığı yönünde. Oysa bu tavır, evrensel demokrasinin son derece kırılgan ruhuna tamamen aykırıdır.
Üstelik demokrasinin ruhuna ters olan eylemler bundan da ibaret değil. Demokratik ülkelerde bir siyasal parti şayet çok ciddi yolsuzluk, hırsızlık, rüşvet, talan vb. belgelendirilmiş suçlamalarla karşı karşıya kalırsa yapacağı şey bellidir. Hükümetten çekilir ve hukuk kuralları çerçevesinde yargının bu suçlamaları soruşturmasına imkan verir. Böyle bir durumda bir iktidar partisi şayet yargının işini yapmasına imkan vermek yerine yargıyı ortadan kaldırmaya kalkarsa yine bunun ispatlayacağı tek şey o iktidarın demokrat olmadığı kadar hukuksuz ve gayr-i meşru olduğudur.
Öte yandan, hukuk kuralları çerçevesindeki yargısal süreçlerin gereği olarak iktidarı bırakmaya yanaşmayan bir siyasal kadronun seçim sandığından çıkacak sonuçları da anti-demokratik yollarla etkilemeye çalışmasını beklemek doğaldır. Hatta bu kadronun bütün hukuki ve hukuk dışı çabalarına rağmen kaybedecekleri bir seçimin sonuçlarını kabul edeceklerinin de herhangi bir garantisi yoktur. Devleti büyük ölçüde ele geçirmiş, medyayı susturmuş, sivil toplumu sindirmiş, yargıyı yargı olmaktan çıkarmış bir siyasi iktidarın bu tür bir demokratik hezimet esnasında alacağı tavra dair öngörüleri bugüne kadarki bazı söylemleri üzerinden de yapabiliriz.
Malumunuz, geçtiğimiz sonbaharda HSYK’da yapılan kritik seçimler öncesinde hükümette Başbakan Yardımcılığı gibi etkin konumda bulunmuş bazı isimler seçimlerden arzu etmedikleri bir sonuç çıkması durumunda bu seçimleri tanımayacaklarını ve bir darbe olarak göreceklerini ifade etmişlerdi. HSYK seçimleri iktidar partisinin arzuladığı doğrultuda sonuç verip, bu sonuçlar yargıyı tamamen kendi kontrolleri altına alacak bir yapılanmaya imkan verdiği için bu söylem gerçeklik kazanmadı. HSYK seçimlerinde arzu etmedikleri bir sonuç çıkmış olsaydı AKP iktidarının bu seçimler konusunda nasıl tavır alacağı ise hala bir bilinmez olarak duruyor.
Yine hatırlanacağı gibi 10 Ağustos 2014’te yapılan başkanlık seçimlerine Türkiye üç adayla gitti. Bunlardan biri MHP ve CHP’nin liderliğinde birçok partinin destek verdiği ortak aday durumundaki Ekmeleddin İhsanoğlu idi. İhsanoğlu, saygın bir bilim adamı olmasının yanı sıra AKP’nin verdiği siyasi destekle seçilerek İslam İşbirliği Teşkilatı’na (İİT) iki dönem Genel Sekreterlik yapmış uluslararası bilinirliği olan bir diplomattı. Doğrusu rakibi Erdoğan’la mukayese edildiğinde oldukça birikimli olan İhsanoğlu, centilmence ve saygıdeğer bir kampanya yürüttü. Ama ne yazık ki seçilmeyi başaramadı. Şimdi, Başbakan Davutoğlu’nun İhsanoğlu’nun adaylığı ile ilgili “Çatı aday bir Sisi denemesidir. Bunu Ekmeleddin Bey’in şahsında söylemiyorum. Bir geçiş dönemi yaşatmaya çalışıyorlar. Olmadığını görüyorlar ve koalisyon gibi şeyler söyleyip kırılgan bir Türkiye yaratmaya çalışıyorlar. Biz kırılgan bir siyasete neden olabilecek her teşebbüse karşı çıkarız.” beyanını alın ve Davutoğlu’nun demokratlığını tartın.
Seçimlerde siyasetin farklı uçlarındaki muhalif partilerin zor başarılabilecek bir uzlaşıyla gösterdiği ortak cumhurbaşkanı adayını “darbeci Sisi”ye benzeten, seçimlerin sonucuna göre ortaya çıkacak siyasal tabloya göre yapılacak koalisyon çabalarına bile düşmanca yaklaşan bir zihniyetin demokratik olduğunu kim söyleyebilir? Anketler, 7 Haziran seçimlerinde AKP’nin yine birinci parti olacağında mutabık. Tartışma konusu olan ise tek başına iktidar kurma gücünü koruyup koruyamayacağı. Bu şartlarda bile bir faraziyeden ibaret olan muhalefete düşme tehlikesinden bu kadar korkan bir iktidarın demokrat bir parti olduğunu söylemenin imkanı yoktur. Bu korkunun iktidar dönemi boyunca AKP’nin hesabını vermekten korktuğu ne türden büyük suçlar ve hukuksuzluklar işlediğine dair anlattıkları ise çoktur.
Unutulmasın ki, demokrasinin sunduğu, yorgun düşmüş ya da yozlaşmış bir iktidarı barışçıl ve meşru yollardan değiştirme imkanına saygı göstermeyen bir siyasal güruhun ne pahasına olursa olsun iktidarını sürdürme çabası pek çok belaya kapı aralar. Demokratik kanalların tıkanması ise iktidar değişimi için demokrasi dışı yollara alan açar. İktidardan zorla kazınarak atılmak ve ülkenin başına bela olmak istemeyen her siyasal iktidar demokrasi oyununun ilkelerine, kurallarına ve kurumlarına saygılı olmak zorundadır. Diğer türlüsünün başta iktidar olmak üzere kimseye faydası olmaz.

26 Şubat 2015 Perşembe

Diktatörün deli gömleği ve Anayasa Mahkemesi


Türkiye’de neler olup bittiğini, ülkenin demokrasi ve özgürlükler açısından nereye gittiğini anlamak için öyle uzun uzadıya gözlemlere, derinlikli ve sofistike analizler okumaya artık pek ihtiyaç yok. Hayalindeki tek adam rejimini kurmaya doğru koşar adım ilerleyen Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın, çok açık bir anayasal suç işleyerek, Meclis’e “o yasa paketi ya çıkacak, ya çıkacak!” emrini vermesi sonrası yaşananlara şöyle bir göz ucuyla bakmak bile bu konuda yeterince aydınlatıcı olacaktır.
Türkiye’yi, çöküşteki hukuk devletinin ve demokrasinin tamamen tahribi açısından, geri dönülemez bir noktaya taşıyacak 132 maddelik tartışmalı İç Güvenlik Paketi’nin nasıl bir motivasyon ve hangi anti-demokratik yöntemlerle Meclis’ten geçirilmeye çalışıldığı herkesin malumu. Erdoğan’ın “ya çıkacak, ya çıkacak” emrini yerine getirmek konusunda olağanüstü gayret sarf eden AKP’nin Meclis’teki çoğunluğu, bu uğurda Meclis’te kan dökmeyi bile göze almış durumda. Gecesini gündüzüne katan AKP grubu, gerekiyorsa muhalefete tekme-tokat atarak, kafalarına tokmak sallayarak İç Güvenlik Paketi’nin şimdilik kritik 26 maddesini geçirmeyi başardı bile.
Ülkeye çöreklenen fiili Erdoğan diktasını resmen kurumsallaştıracak olan paketin yasa maddeleri görüşülürken AKP’nin takındığı ceberrut tavrın da paketin despotik ruhuna oldukça uygun düştüğünü samimiyetle teslim etmeliyiz. Yargıyı ve hukuku devre dışı bırakarak ülkeyi sürekli bir olağanüstü hal ya da sıkıyönetim koşullarında tutmayı amaçlayan İç Güvenlik Paketi’ni bir an önce yasalaştırmaya çalışan iktidar partisi, en temel insani hasletlerle, nezaket ve ahlak kurallarıyla, siyasi etik ve demokratik kültürle bağdaşmayacak hilelere ve ayak oyunlarına bile tenezzül edebiliyor. AKP grubu, içlerinden çıkardıkları Meclis yönetiminden de aldıkları destekle, muhalefeti susturma ve vatandaşların bilgi alma hakkını olabildiğince kısıtlama konusunda yoğun bir çaba gösteriyor.
İlk iki iktidar döneminde sürekli olarak vatandaşı merkeze alan ve onların hak ve özgürlüklerini genişleten demokratikleşme paketleri ile gündeme gelen AKP, maalesef artık sadece devleti merkeze alan, özgürlükleri kısıtlayıcı, hukuku askıya alıcı ve temel hakları budayıcı güvenlik paketleriyle gündeme gelebiliyor. Demokrasi ve hukuk devletinden uzaklaştıkça medeni dünyada da yalnızlaşan AKP, bir taraftan da bu gidişatın tam tersi bir söylemle, Kürt sorununu çözeceği vaat ve iddiasına sarılıyor.
Hemen aşağıda, paketteki yasa teklifleri Meclis’te yasalaştığında ne tür sonuçlarla karşılaşacağımıza dair bazı örnekler paylaşacağım. Bu örnekler ışığında, hukuk dışı ve anti-demokratik diktatörlük yasalarını çıkarmak için geçmişteki tüm demokrat olma iddialarından vazgeçmeyi göze alan bir iktidar partisinin herhangi bir sosyal grubun siyasal özgürlük ve sosyo-kültürel haklarına dair yapıcı ve inandırıcı bir hamlede bulunup bulunamayacağına buyurun siz karar verin.
Erdoğan’ın emri, AKP Meclis Grubu’nun itaati ile despotik İç Güvenlik Paketi yasalaşırsa; toplantı ve gösteri yürüyüşlerine katılmak katalog suç kapsamına girecek ve bu durumda arzu edilen bütün vatandaşlar kolayca tutuklanabilecek.
Erdoğan’ın emri, AKP Meclis Grubu’nun bu emre itaati ile despotik İç Güvenlik Paketi yasalaşırsa; vatandaşlar yüzlerini kısmen kapatarak bile toplantı ve gösterilere katılırsa 5 yıla kadar hapis cezası ile yargılanacaklar. Bu durumda kara çarşaflı ve peçeli dindar kadınların Allah yardımcısı olsun!
Erdoğan’ın emri, AKP Meclis Grubu’nun bu emre itaati ile despotik İç Güvenlik Paketi yasalaşırsa;  yerel mülki amirler, kaymakamlar ve valiler toplumsal olaylar sırasında belediyelerin araç ve gereçlerine el koyabilecek, belediye çalışanlarına emir verebilecekler.
Erdoğan’ın emri, AKP Meclis Grubu’nun bu emre itaati ile despotik İç Güvenlik Paketi yasalaşırsa; mahkeme kararıyla yapılan hukuki dinlemeler üzerinden bir sürü komplo teorisi geliştiren ve bunlara dayanarak binlerce insanı görevinden alıp yüzlercesini hapse tıkan iktidarın emriyle bütün vatandaşların telefonu 48 saat süresince hiçbir mahkeme kararı ve hakim denetimi olmaksınız dinlenebilecek.
Erdoğan’ın emri, AKP Meclis Grubu’nun bu emre itaati ile despotik İç Güvenlik Paketi yasalaşırsa; Türkiye’de yapılan tüm telefon dinlemeleri Ankara’da görevli tek hakim tarafından denetlenecek.
Erdoğan’ın emri, AKP Meclis Grubu’nun bu emre itaati ile despotik İç Güvenlik Paketi yasalaşırsa; güvenlik güçleri toplumsal olaylar sırasında “cebinde taş vardı” bahanesiyle bile silah kullanabilecek.
Erdoğan’ın emri, AKP Meclis Grubu’nun bu emre itaati ile despotik İç Güvenlik Paketi yasalaşırsa; güvenlik güçlerinin ve polisin aldığı herhangi bir önleme karşı çıkmaları durumunda vatandaşlar gözaltına alınacaklar.
Erdoğan’ın emri, AKP Meclis Grubu’nun bu emre itaati ile despotik İç Güvenlik Paketi yasalaşırsa; kaymakam ve vali gibi mülki amirlerin koydukları yasaklara uymayanlar 1 yıl hapis cezası ile cezalandırılacaklar.
Erdoğan’ın emri, AKP Meclis Grubu’nun bu emre itaati ile despotik İç Güvenlik Paketi yasalaşırsa; toplumsal olaylar sırasında güvenlik güçleri vatandaşlara karşı üç gün çıkmayacak özellikte boyalı su kullanacak…
Erdoğan’ın emri, AKP Meclis Grubu’nun bu emre itaati ile despotik İç Güvenlik Paketi yasalaşırsa; emniyet güçleri herhangi bir savcı kararı olmaksızın ve kimseye haber vermeksizin istediği vatandaşı 48 saat gözaltında tutabilecek.
Erdoğan’ın emri, AKP Meclis Grubu’nun bu emre itaati ile despotik İç Güvenlik Paketi yasalaşırsa; emniyet güçleri hakim ve savcı kararı olmaksızın istediği vatandaşın üstünü, eşyalarını ve arabasını arayabilecek.
Erdoğan’ın emri, AKP Meclis Grubu’nun bu emre itaati ile despotik İç Güvenlik Paketi yasalaşırsa; vatandaşların kiraladığı araç ve gittikleri yerler anlık olarak emniyet güçleri tarafından takip edilecek.
Belli ki ne sosyal muhalefet, ne de gerek Meclis içi, gerekse Meclis dışı siyasi muhalefet, 312 sandalyeyle Meclis’te yasama çoğunluğunu elinde bulunduran AKP’nin bu paketi geçirmesine engel olamayacak. Bu yüzden, tüm özgürlükçü demokratlar gözünü şimdiden Anayasa Mahkemesi’nin alacağı muhtemel tavra dikmiş durumda.
Yeni yönetimi altındaki Anayasa Mahkemesi’nin bu anti-demokratik ve Anayasa’ya aykırı diktatörlük yasalarına karşı acil bir hamleyle konuyu gündemine alarak, herhangi bir tahribata yol açmalarına imkan vermeden bu despotluk yasalarına dair iptal kararı vermesi ya da vermemesi, demokratların son umudu olmayı mı sürdüreceği, yoksa dikta rejiminin bir taşıyıcı parçasına mı dönüşmekte olduğunun da bir göstergesi olacaktır. Bakalım yeni yönetimi altında Anayasa Mahkemesi de diktatörün diktiği bu deli gömleği içerisine girecek mi? Tüm demokratların gözü üzerlerinde. Bekleyip göreceğiz...