6 Ocak 2016 Çarşamba

Peki, ama değer miydi?


Beş yıl önce müthiş bir özgüven patlaması ve azgın bir ihtirasla “Birkaç haftaya Şam’da oluruz… Cuma namazını Emeviye Camii’nde kılacağız” diyerek yola çıktınız. Tüm iyi niyetli uyarılara kulak tıkadınız ve uyaranları ihanetle suçladınız. 22 milyonluk Suriye’nin harabeye dönmesine yol açtınız. 400 bin insanın ölümüne, yüzbinlerce insanın sakatlanmasına sebep olan trajedide rol aldınız. Sayenizde Suriye ve Irak en radikal, en vahşi radikal terör örgütlerinin münbit bir yatağı haline geldi. Peki, ama değer miydi?
 7 milyon insan ülkelerinden kaçmak zorunda kaldı. 3 milyona yakını bugün Türkiye’de. İç parçalayan sefaletlerine bu ülkede yaşayan herkes her gün tanıklık ediyor. Sokakta karşılaşılan perişan Suriyeli çocuklara her defasında 3-5 lira verip kanayan vicdanlarımızı güya rahatlatıyoruz. Çaresizlikten sığındığımız bu beyhude vicdan rahatlatma çabamızdan dolayı sonra kendimizden bile utanıyoruz. Bu zavallı çocukları, bu perişan insanları evsiz, yurtsuz bırakan azgın ihtiraslarınız belli ki hala dipdiri. Peki, ama değer miydi?
İhtiraslarınızı kah “stratejik zorunluluk”, kah sahte bir “insani duyarlılık”, kah yapmacık “demokrasi ve özgürlük havariliği” kamuflajlarına sarmaladınız. El çabukluğuyla kendi ülkenizde hukuksuz, keyfi ve yoz bir dikta rejimini büyük bir maharetle inşa ederken görülmedik bir ikiyüzlülükle Suriye’deki despotik rejimin yerine demokrasi, hukuk ve özgürlük getireceğinizi söylediniz. Hırslarınız, sahtekarlığınız ve merhametsiz ikiyüzlülüğünüzle bir ülkeyi mavf ve bir milleti perişan ettiniz. Peki, ama değer miydi?
“Ortadoğu’da düzen kurucuyuz”, “Ortadoğu bizden sorulur” dediniz. Boyunuzun ölçüsüne bakmadan sırasıyla “bölge liderliği”, “İslam liderliği” ve “dünya liderliği” fantezileri kurdunuz. Çevrenize topladığınız itibarsız sergerdelerin pohpohlamasıyla kendinize hayran kalıp fantezilerinizin peşinde şehvetle koştunuz. Aruzlarınıza koşarken ahlakla, hukukla, temel insani değerlerle ve gerçeklikle tüm bağlarınızı kopardınız. Doğrusunu söylemek gerekirse insanlıktan çıktınız. Peki, ama değer miydi?
İhtiraslı fantezileriniz üstelik son derece masraflı ve çok maliyetliydi. Çoğu uluslararası suç niteliğindeki karanlık işlerinizin masraflarını elbette ki yasal yöntemlerle ve helal paralarla karşılayamazdınız. Bu yüzden çaldınız, soydunuz, talan ettiniz, yolsuzluğa battınız, kaçakçılık yaptınız… Böylelikle her türlü suça karışmış kirli bir organize suç örgütüne dönüştünüz. Peki, ama değer miydi?
Dahası da var. Bu kadar suça ve ahlaksızlığa gömüldükçe doğal olarak korktunuz. O korkuyla ülkede ne yargı bıraktınız geriye, ne de demokratik denetim. Kurduğunuz despotik düzende hırsızlığı, yolsuzluğu, ahlaksızlığı suç olmaktan çıkardınız. Haramiler gibi yönettiğiniz ülkede hukuk çerçevesinde işlerini yapan savcıları, hakimleri, polisleri hapislere attınız. Suçlarınıza aşina olduklarından şüphelendiğiniz işinin ehli on binlerce onurlu bürokratı tasfiye ettiniz. Tarihe geçmiş en muktedir hırsızlar olarak uyduruk mahkemeler kurdunuz. Hırsızlıklarınızı suçüstü yakalayan polisleri, savcıları hiç utanmadan yargılamaya bile koyuldunuz. Anayasa’daki ifadesiyle “demokratik hukuk devleti”nden geriye kokuşmuş bir enkaz yığını bıraktınız. Ülkeyi tamiri zor bir felaketin, dibi görünmeyen bir uçurumun kıyısına getirdiniz. Peki, ama değer miydi?
İşlediğiniz sayısız feci suçlardan dolayı bir gün hesap verme ihtimali kabusunuz oldu. Korkularınıza ve hezeyanlarınıza teslim oldunuz. Paranoyada zirve yaptınız. Bu korkularla en temel insan hak ve özgürlüklerinin baş düşmanı kesildiniz. En ufak muhalefeti “hain” ilan etiniz. “Hain” ilan ettiklerinizle birlikte gördüğünüz kim ve ne varsa korkunun verdiği içgüdüsel bir vandallıkla yok etmeye koyuldunuz. Zalimleştikçe zalimleştiniz. Adileştikçe adileştiniz. Peki, ama değer miydi?
En küçük bir eleştiri yapan gazetecileri tehditlerle, linçlerle, karakter suikastleriyle, baskınlarla, gözaltılarla, davalarla hayatlarından bezdirdiniz. Pek çoğunu işlerini fiilen yapamaz hale getirdiniz. Hala pes etmeyenlerin onlarca gazeteciyi hapse tıktınız. Gerçekleri yazan gazeteleri, televizyonları adi haydutlar gibi gasp ettiniz. Her birini farklı bir yöntemle susturdunuz, yok ettiniz. İşte böyle böyle tüm dünyada adınız hırsıza, yolsuza, despota, ahlaksıza çıktı. Peki, ama değer miydi?
Demokrasi, hukuk ve Avrupa Birliği rotasından çıkardığınız ülkeyi liderliğine heveslendiğiniz Ortadoğu’nun en berbat dikta rejimlerinden biri haline getirdiniz. Hoyratlaştıkça, yozlaştıkça, despotlaştıkça dünyadan iyice koptunuz. Yalnızlaştıkça yalnızlaştınız. Daha birkaç yıl öncesine kadar tüm dünyanın gıpta ile baktığı ülkeyi tüm dünyaya rezil ettiniz. Dünyanın imrendiği Türkiye’yi dünyadan tecrit ettiniz. Üstelik arsız bir pişkinlikle “değerli yalnızlık” hamaseti bile yaptınız. Peki, ama değer miydi?
AB norm ve standartları çerçevesinde bu ülkede yaşayan herkesin ve her kesimin demokratik hak ve özgürlüklerini anında teslim etmek yerine, en tabii hakları bile kirli pazarlıklarınıza malzeme yaptınız. Karşılığını alamadığınız hiçbir demokratik hakkın teslimine yanaşmadınız. Kürt, Alevi, gayr-i Müslim vatandaşlarımızın hak ve özgürlükleri bugün dünden gerideyken “ileri demokrasi” lafları edecek kadar küstahlaştınız. Peki, ama değer miydi?
Kürtlerin haklarını hemen iade etmek yerine bu hakları Kürtler arasındaki desteği en fazla yüzde 30 olan terör örgütü PKK ile kirli pazarlıklara konu ettiniz. PKK’yı “Kürt tarafı” diye yüceltip rüyasında görse bile inanamayacağı bir temsil meşruiyetine kavuşturdunuz. PKK’nın şehirleri cephaneliğe çevirmesine yıllarca göz yumdunuz. Bütün bu ihmal ve ihanetlerinizin hiç birinin hesabını vermeden, kendi basiretsizliğinizin ve kötü niyetlerinizin bedelini şimdi sivil halka ödetiyorsunuz. Peki, ama değer miydi?
Kadınları, bebekleri, çocukları, yaşlıları öldürür hale bile geldiniz. Vurulmuş üç aylık bebekler, cesedi günlerce sokak ortasında bırakılan ya da çocuklarıyla kahvaltı sofrasındayken top mermisiyle parçalanan analar günlerce, haftalarca defnedilemiyor. Bu kepazeliğin siyasi ve idari sorumluluğunu ise nedense hiç kimse üstlenmiyor. Bunca beceriksizliğe, ihanet derecesindeki ferasetsizliğe rağmen ne bir siyasetçi, ne bir bürokrat istifa ediyor. Kana, kire bulaşmış o koltuklara yapışmış onursuzluk her yerde kol geziyor. Peki, ama değer miydi?
Yetmedi, “bölge lideri”, “dünya lideri” olma ihtirasıyla yurdundan ettiğiniz milyonlarca Suriyeliyi itildiğiniz aşağılayıcı yalnızlıktan kurtulmak için ahlaksız bir şantaj aracına dönüştürdünüz. Çaresizlik içerisinde kıvranan yüzbinlerce mülteciyi Avrupa’nın üzerine salıverdiniz. Aynen hesap ettiğiniz gibi işe de yaradı doğrusu. Ahlaksızlık derecesinde pragmatik Avrupa liderlerinden derhal karşılık buldunuz. Varsın her gün onlarca insanın, onlarca bebeğin cansız bedeni Ege kıyılarına vursun… İnsan dalgalarıyla oluşturduğunuz ince hesaplı ahlaksız şantajınızda başarılı oldunuz. Peki, ama değer miydi?
Aylarca meydan meydan dolaşıp, her gün ekranlara çıkıp hiç arlanmadan muhalif gördüğünüz herkesi “İsrail ajanı”, “ABD uşağı”, “dış güçlerin maşası” diye yaftaladınız. Tek sesli bir propaganda makinası haline getirdiğiniz güçlü ve ahlaksız medyanızla linç kampanyaları düzenlediniz. Muhaliflerinize “ulusal güvenlik tehdidi” diyecek kadar zıvanadan çıktınız. Yok etmek için yapmadığınızı bırakmadınız. Şimdi ise sıkışmışlığınızı aşmak için daha dün “Türkiye düşmanı”, “dış güçler” dediğiniz kim varsa hepsine taviz üzerine tavizler veriyorsunuz. Siz de bal gibi farkındasınız ki, zaaflarından ve açıklarından feci yakalanmış yoz güruhlar olarak, asıl siz bu ülke için gerçek birer “ulusal güvenlik tehdidi” haline geldiniz. Peki, ama değer miydi?

5 Ocak 2016 Salı

Ortadoğu’nun Ortaçağı


Avrupa’nın yüzlerce yıl önce, yani Ortaçağda, yaşadığı türden kanlı mezhep çatışmalarını 2016 yılında yaşamaya devam eden Ortadoğu hakikaten giderek daha da trajik bir görüntü veriyor. Batı dünyası temel insani değerlerde buluşurken Yemen’den Suriye’ye, Lübnan’dan Suudi Arabistan’a, Bahreyn’den Pakistan’a, Irak’tan Afganistan’a maalesef bütün İslam coğrafyası mezhep çatışmalarının savaş alanına dönüşmüş durumda. Gün geçmiyor ki İslam dünyası Avrupa’nın Ortaçağını andıran bir vahşet görüntüsü sergilemesin. IŞİD’in kameralar önünde kafa kesmeleri, insanları diri diri yakmaları, Irak’ta, Lübnan’da, Suriye’de, Pakistan’da, Afganistan’da camilerde ibadet eden insanların intihar saldırılarıyla katledilmesi neredeyse bölgenin kan donduran bir rutini haline geldi. Kelime anlamı bile “barış” olan bir din ne yazık ki yobaz ve bağnaz müntesiplerinin vahşet eylemleriyle kirletildikçe kirletiliyor.
İslam’ın yasakları ve ceza hükümleri üzerine oturtulan birbirlerine zıt ama birbirleriyle yarışacak kadar despotik rejimler kuran sözde “İslam devletleri” iç ve dış siyasette sıkıştıkları oranda din istismarını artırıyor ve sonu belirsiz bir felakete kapı aralayacak mezhepler çatışması kartını pervasızca masaya sürüyor. En temel insan hak ve özgürlüklerini bile ihlal etmekten çekinmeyen bu tür despotik rejimlerin başında gelen Suudi Arabistan ile İran’ın ihtiyaç duydukça sarıldığı mezhepçi siyaset genişçe bir coğrafyayı ve hatta dünyayı cehenneme çevirme potansiyeli taşıyor.
Uluslararası Af Örgütü verilerine göre 2007-2012 yılları arasında Çin’den sonra en fazla idam geçekleştiren ülkelerin başında İran (1663) ve Suudi Arabistan (423) geliyor. İdam Cezasına Karşı Dünya Koalisyonu isimli sivil toplum insiyatifi verilerine göre ise, 2014 yılında İran 721, Suudi Arabistan 90 kişiyi idam etmiş. İşte bu idamlar ve insan hakları ihlalleri konusunda birbiriyle yarışan iki rejim, Suudi Arabistan’ın 2 Ocak günü 35 yıldan beri bir defada en fazla idam infazı gerçekleştirmesi üzerine, yeniden karşı karşıya geldi.
Çoğu ülkede bazıları hafif cezalarla geçiştirilebilen tam 16 farklı suçtan idam cezaları verebilen Suudi rejimi aynı gün içerisinde tam 47 kişiyi infaz ederek tarihe geçti. 9 yaşındaki çocukları bile gözünü kırpmadan idam edebilen İran’ın elbette ki itirazı idam cezalarının çokluğuna değil. Çoğu el-Kaide üyesi 43 Sünni’ye ilaveten idam edilenlerin arasındaki 4 Şii’den birinin önemli bir dini lider olması İran’ın tepkisini çeken. Suudi Arabistan nüfusunun yüzde 10’unu oluşturan Şiilerin yoğunlukta olduğu el-Katif bölgesinden Şii din adamı Ayetullah Nemr Bakır en-Nemr’in idamı mezhepçi nefretle dolu patlamaya hazır bir barut fıçısının adeta fitilini ateşledi.
Suudi yönetimine muhalefeti kadar şiddete karşıtlığı ile de bilinen Ayetullah Nemr’in “terör ithamı” ile idamının böyle bir etki oluşturacağını eminim Suudiler de tahmin etmekteydi. Durum tahmin ettiğimiz gibiyse Ayetullah Nemr’in alelacele infaz edilmesinin önceden hazırlığı yapılmış bir plan çerçevesinde gerçekleştirildiğini varsayabiliriz. İdam cezası almış güçlü Batılı ülkelerin vatandaşlarının infazından vazgeçtiğine defalarca şahitlik ettiğimiz Suudi Arabistan rejimi, her ne kadar “cezalar suçluların dinine, mezhebine göre değişmez” diye kendisini savunsa da, Suudi Arabistan’ın bu tehlikeli hamlesi yakın geçmişte attığı diğer bazı adımlarla birlikte daha da anlamlı hale geliyor.
Tıpkı diğer küçük Körfez ülkeleri gibi kendisine en büyük tehdit olarak İran’ı gören Suudi Arabistan, yüz milyarlarca dolarlık silahlanmasını ve izlediği bölgesel politikaları hep bu tehdit algısına göre şekillendiren bir ülke. 1979 Devrimi’nden bu yana Ortadoğu’da varoluşsal bir rekabet içerisinde bulunan Suudi Arabistan ile İran pek çok ülkede aslında birbirlerine karşı örtülü savaşlar veriyor. Yemen, Suriye, Irak, Bahreyn ve Afrika bu kıran kırana rekabetin çatışma alanlarını oluşturuyor.
Geniş bir caddeye benzeyen Sünniliğin çok dar ve aşırıcı bir sokağı olan Selefiliğe dayansa da sanki Sünni dünyanın lideriymiş gibi hep hareket eden Suudi Arabistan, Müslüman dünyanın yüzde 20’sini oluşturan Şiiliğin hamiliğine soyunan İran’a karşı mücadelesini belli ki artık açıktan yürütme stratejisine yönelmiş bulunuyor. Suriye’deki İran yanlısı Esed rejimine, Irak’taki Şii yönetime, Lübnan’daki Hizbullah’a, Mısır’da İran’a en ufak yakınlık gösterecek herhangi bir yönetime, Bahreyn’de yüzde 70’i Şii olan halkın iradesine, Yemen’de İran destekli Husilerin iktidar emellerine ölümüne karşı olan Suudi Arabistan, başını çektiği Sünni bloğun 2001 yılından bu yana jeo-stratejik bakımdan adım adım gerilediğinin ise son derece farkında.
11 Eylül 2001’deki terör saldırıları sonrası gerçekleşen Afganistan ve Irak işgallerinin en büyük kazananı hiç şüphesiz ki tek kurşun atmadan en büyük düşmanları olan Taliban ve Saddam Hüseyin rejimlerinden kurtulan İran olmuştu. Bu gelişmelerin en büyük kaybedeni ise, üstelik ABD’nin savaş maliyetlerine ortak olmasına rağmen, geçmişte Saddam rejiminin ve Taliban’ın perde gerisindeki destekçisi Suudi Arabistan'dan başkası değildi. Tam 10 yıl öncesinden başlayarak Arap dünyasını kuşatan bir “Şii Hilali”nden bahsedilmesi boşuna değildir. Hakikaten ABD’nin bilerek ya da bilmeyerek izlediği bölge politikaları sayesinde İran, tarihinin en büyük jeopolitik fırsatlarını yakalamıştır. Bu sayede Arap ülkelerinde azınlıktaki Şii nüfusunu ve diğer nüfuz faktörlerini de başarıyla kullanarak Hint Okyanusu’ndan Doğu Akdeniz’e kadar uzanan kesintisiz bir coğrafik kuşakta en etkin güç haline gelmiştir.
Uluslararası şartların sağladığı maliyetsiz imkanlarla sürekli önü açılan İran, Lübnan örneğinde olduğu gibi, çeşitli Arap ülkelerindeki Şii azınlığa dayanarak çıkarlarını maksimize etmeyi bilmiştir. Bu ülkelerde İran çıkarları lehine ya da İran çıkarlarını tehdit etmeyen bir istikrar oluşturmayı başaramadığı durumlarda ise Şii faktörü üzerinden o ülkeyi kolayca istikrarsızlaştırarak çıkarlarının alyehine bir istikrarın oluşmasını engellemeyi becerebilmiştir. İran’ın Batı dünyası ile tartışmalı nükleer programı konusunda (bana göre muvakkat) bir anlaşmaya varmış olması ise jeopolitik yayılmacılığına uluslararası destek devşirmesinin iyice önünü açmıştır. Özellikle terör örgütü IŞİD’in Suriye, Irak ve diğer bölge ülkelerindeki vahşi katliamları yüzünden Selefi aşırıcılığın uluslararası toplumda büyük tepki topladığı bir ortamda İran yelkenlerini sadece jeopolitik kazanımlarla değil başarılı diplomatik açılımlarla da şişirmesini bilmiştir.
Bölgesel nüfuz ve uluslararası imaj rekabetinde İran’a karşı zorlanan Suudi Arabistan bu açığını çoğu zaman, tıpkı İran’ın yaptığı gibi, konvansiyonel ya da konvansiyonel olmayan güç kullanma yöntemleriyle gidermeye çalışmıştır. Mesela Arap Baharı isyanları sırasında Bahreyn’e asker göndermek zorunda kalan Suudi Arabistan, Yemen’de İran destekli Husilere karşı amansız bir savaşa girişmiştir. Afganistan üzerindeki etkisini kaybeden, burnunun dibindeki Yemen’de bile zorlanan, Irak’ı ise tamamen İran’a kaptıran Suudiler, Rusya’nın doğrudan savaşa dahil olması üzerine Suriye’de de zor günler geçirmeye başlamıştır. Böyle bir ortamda, 1980’li yıllar boyunca destek verdiği Saddam Hüseyin rejimi üzerinden Arap düşmanı olarak gördüğü İran’ı tökezletmeye çalışan Suudi Arabistan, bugün İran karşıtı daha büyük bir koalisyona ihtiyaç duyar hale gelmiştir. Her ne kadar "her türlü terörle mücadele" amacıyla kurulmuş gibi sunulsa da Suudi Arabistan liderliğinde tamamı Sünni ülkelerden oluşan 34 üyeli bir askeri İslam Bloku’nun tam da böyle bir zamanlamayla kurulmuş olması bir tesadüf olamaz.
Ayetullah Nemr’in alelacele infazı kolayca tahmin edilebileceği gibi Sünni Araplar ile Şiiler arasındaki dinamik mezhepsel fay hatlarını derhal hareketlendirdi. Beklenen tepkiler üzerine Suudiler İran’la diplomatik ilişkilerini keser kesmez Sudan, Bahreyn, BAE gibi birçok Sünni Arap rejimi de Suudileri takip etti. Arap Birliği açıktan taraf tutup Suudilerden yana tavır alırken, kendisi de Arap olan Bağdat yönetiminin tavrı mezhepdaşı Tahran’ın tavrının tekrarından ibaret kaldı. Hizbullah sert açıklamalar yaparken Bahreyn’den, Pakistan’a, Lübnan’dan Hindistan’a uzanan geniş bir coğrafyada Şiiler Suudilere karşı sert protestolar düzenlediler. Irak’ta ise hemen birkaç Sünni camii bombalandı. İran bu yıl hacı göndermeyebileceğini, Suudiler ise İranlı hacılara vize vermeyebileceğini duyurdu. Gerilim tırmandıkça tırmandı.
Maalesef Ayetullah Nemr’in infazı ile Ortadoğu’daki mezhepçi çatışmalar cehennemine tonlarca odun daha atılmış oldu. Geçmişte benzer durumlar yaşandığında dış politikasına soğukkanlılığın hakim olduğu Türkiye gibi ülkeler, kendilerini mezhepçi anaforlara kaptırmadan, hem kendi ulusal çıkarlarını koruyabilmiş hem de gerilimin düşürülmesinde katalizör görevi görebilmişti. Sık sık mezhepçilikle suçlanan ve bu konuda haklı olarak eleştirilen Erdoğan Türkiye’si maalesef bugün bu imkandan mahrum. Suudilerin başını çektiği Sünni İslam Bloku’na üye olmak suretiyle Türkiye durumunu daha da zora sokmuştur.
Öte yandan, Erdoğan’ın 2015 yılının en son resmi gezilerini İran karşıtı blokun en etkin iki ülkesi olan Katar ve Suudi Arabistan’a yapmış olması da sanırım durumu yeterince anlatmaya yeter. Mezhepçi çatışma cehenneminden uzak kalabilen NATO üyesi bir Türkiye kendisine ve bölgeye faydalı olabilecekken basiretsizlik ve ferastesizlikken dolayı ne yazık ki Ankara bu imkanını hızla yitiriyor.

3 Ocak 2016 Pazar

Ne Erdoğan Hitler, ne de AKP IŞİD

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın eriştiğinden hep daha fazlasını talep eden bir kişiliğe sahip olduğu herkesin malumu. Bu yüzden Erdoğan, 12 Eylül 1980 askeri darbesinin lideri Kenan Evren’in güç ihtiyaçlarına göre dizayn edilmiş olan 1982 Anayasası’nın cumhurbaşkanına verdiği muazzam güçleri bile, tabii bu güce eriştikten sonra, yetersiz buluyor. Her şeye rağmen kontrol ve denge mekanizmalarını oluşturmuş 1982 Anayasası’nın güçler ayrılığı sistemini fillen yok etmiş; yürütme, yargı ve yasama güçlerini doğrudan kendisine bağlamış olmaktan bile tatmin olmuyor.
   Mevcut durumu şu ya da bu şekilde ama mutlaka yapmak zorunda olduğu yeni bir anayasanın güvencesi altına almadan ve gücünü sorgulanamaz Ortaçağ krallıklarından bile öteye taşımadan rahat edecek gibi de görünmüyor. Yani Erdoğan’ın ihtiyaç duyduğu ve tam olarak ne olduğunu sadece kendisinin bildiği nev-i şahsına münhasır bir “başkanlık sistemi”ni kuracak olan bu yeni anayasanın daha fazla hukuk ve adalet, hak ve özgürlük, demokrasi ve şeffaflık getirmesini kimse beklemesin. Başarabilirse bu anayasanın en önemli fonksiyonu, mevcut arızi durumu kurumsallaştırarak konsolide etmek, bu arızi hali sistemleştirerek sürdürülebilir hale getirmek ve mevcut anayasanın ihlali olan tüm eylem ve hedefleri suç olmaktan çıkarmak olacak. 
   Bu bağlamda Erdoğan’ın “üniter sistemli başkanlık örneğini Hitler Almanyası’na baktığınızda da görürsünüz” açıklaması ne bir gaftır, ne de bir sürç-i lisandır. Tüm dünyada büyük ses getiren Erdoğan’ın bu sözünü düzeltmek için danışmanlarının giriştiği çabalar ise beyhude. Çünkü, Erdoğan’ın bu tuhaf sözünden ziyade, kendisini yakından takip edenler için bu tuhaf sözünü anlamlı kılan şey anti-demokratik, hukuksuz, keyfi ve intikamcı eylemlerinin büyük ölçüde Hitler Almanyası’yla benzeşmesi. Gerçek bir demokratik siyasi parti olma hüviyetini çoktan kaybetmiş AKP ise bu yolda Erdoğan’ın başarıyla kullanabileceği Hitler’in NAZİ partisi gibi kullanışlı bir aparattan ibaret kalıyor. 
   Bütün bunlara rağmen ne Erdoğan’ın bir Hitler, ne de AKP’nin halifeliğine biat ettiği Bağdadi’nin her emrini yerine getiren IŞİD benzeri bir örgüt olduğunu söyleyebiliriz. Şu aşamada bunu söylemek ciddi bir haksızlık olur. Henüz değil. 
   Evet doğru, Erdoğan kendi cephesindeki ya da karşısındaki hiç bir muhalifine hayat hakkı tanımak istemiyor. Ama 1934’ün bir yaz akşamına denk gelen Hitler’in “Uzun Bıçaklar Gecesi”nde yaptığı gibi 80 civarındaki öndegelen muhalifini bir gecede ve doğrudan kendisi elini kana bulayarak ortadan kaldırmıyor. Kabul edelim ki, Erdoğan henüz böyle bir şey yapmış değil. 
   Evet doğru, Erdoğan da Hitler gibi peşinde koştuğu muhayyel imparatorluğu inşa etmek için daha büyük bir yaşam alanının (lebensraum) hayalini kuruyor. Her hal ve adımından belli ki bunun için bazı komşu ülkelerin topraklarını yönetimi altına almak istiyor. Ama Hitler’in çevresindeki ülkeleri fiilen işgal etme noktasına henüz gelmiş değil. Henüz değil.
   Evet doğru, Erdoğan da Hitler gibi düşmanlıklardan, krizlerden, kaostan ve şiddetten güç devşirmeyi iyi biliyor. Elde ettiği gücün verdiği cesaretle ve büyük bir pervasızlıkla hareket edebiliyor. Ama bu gücünü yine de Hitler kadar cüretkar ve onun kadar hesapsız kullanmıyor. Mesela, başka türlü halletmek mümkünken Rus uçağını düşürerek kendi kitlesinin gözünde daha da kahramanlaşıyor. Ama uçağı düşürülmek suretiyle Türkiye’ye düşman edilen Rusya’yı Hitler gibi işgale girişecek kadar açık bir imkansızın peşine düşmüyor. Henüz değil.
   Evet doğru, Erdoğan da Hitler gibi kendi ülkesinde yaşayan bazı toplumsal kesimleri insan olarak görmüyor. Elinden gelse tek tek fişlettiği bu insanların kapılarına kocaman birer işaret koyduracak. Kim olduklarını belli edecek işaretli elbiseler giydirecek onlara. Hepsini toplumsal nefret objeleri haline getirerek hiç bir itiraz duymadan ortadan kaldırılmaları için uygun zemini hazırlayacak... Aslında önemli ölçüde bu denilenleri yapmış da bulunuyor. Bazı hukukçular Erdoğan rejiminin yaptıklarının soykırım ölçeğine ulaştığını savunsa da bu despotik rejim muhalif gördüklerini ortadan kaldıracak sistematik bir fiziki soykırım işine henüz girmiş değil. Henüz değil.
   Evet doğru, Erdoğan da Hitler gibi kendisine koşulsuz sadaket gösterip kul köle olacaklar dışında bürokraside, iş hayatında, kültür dünyasında, medyada, sivil toplumda veya siyasette hiç kimseye hayat hakkı tanımak istemiyor. Kendi görüşünde olmayan tüm kamu görevlilerini tek tek fişliyor, etiketliyor, düşmanlaştırıyor ve görevlerinden alıyor. Bazılarını ise uyduruk suçlamalarla yargılamadan yıllarca hapishanelerde süründürüyor. Ama hakkını yememek lazım. Bilebildiğimiz kadarıyla hedefe koyduğu kamu görevlilerini fiziken ortadan kaldırma yöntemine henüz başvurmuş değil. Henüz değil.
   Evet doğru, Erdoğan da tıpkı Hitler gibi kendi sesinden ve fikirlerinden başka ses ya da fikir duymak istemiyor. En cılız farklı sese ya da görüşe bile tahammül edemiyor. O yüzden Türkiye’deki medyanın yüzde 90’ını tamamen kontrol altına almış bulunuyor. Gerçekler ne kadar rahatsız edici, ne kadar berbat olursa olsun Erdoğan emrindeki bu eşsiz propaganda makinası sayesinde kitleleri istediği gibi yönlendirebiliyor. Yalanı, iftirayı, çarpıtmayı, medyatik linci ahlak haline getiren profesyonel ya da gönüllü propagandistleri ise Goebbels’i hiç aratmıyor. Ama yine de Erdoğan rejimi doymak bilmiyor. Bu yüzden bir gecede 14 TV kanalını susturuyor. Bir günde 2 gazeteye, 2 TV’ye el koyabiliyor. Bir-iki ay içerisinde yüzlerce gazeteciyi işsiz bırakıp, onlarcasına yüzlerce dava açarak iş yapamaz hale getirebiliyor. Ama elinizi vicdanınıza koyun hala tek tük de olsa, cılız da olsa, kimseye ulaşmasına müsaade edilmese de muhalif sesler yok mu bu ülkede? Yani tam olarak Hitler Almanyası gibi değil durum. Henüz değil. 
   Evet doğru, bütün muhalif gazeteciler, aydınlar, akademisyenler yazabildiklerini, söyleyebildiklerini her an işlerinden atılabileceklerinin, çalıştıkları gazetelere, TV’lere, üniversitelere, yayınevlerine el konulabileceğinin, sokakta linç edilebileceklerinin ya da öldürülebileceklerinin endişesi içerisinde ve bunun farkında olarak söyleyip yazıyor. Ama neticede hapse tıkılan gazeteci sayısı 30’larda, davalarla ve tehditlerle bunaltılsalar da gazeteciler ve aydınlar henüz sokak ortalarında sadece tartaklanmakla, dövülmekle yetiniliyor. Gazetecilerin ve aydınların kitlesel suikastlerin, cinayetlerin hedefi yapıldıklarını henüz söyleyemeyiz. Henüz değil. 
   Evet doğru, Erdoğan Türkiye’sinde acımasız kitlesel cezalandırmalar konusunda Hitler Almanyası’nı çağrıştıran durumlar yok değil. Bakın işte siyasal menfaatler uğruna yapılan kirli pazarlıklarla güçlenmelerine yıllarca göz yumulan PKK terör örgütü bahane edilerek yüzbinlerce insan yaşadıkları şehirlere hapsediliyor. Masum insanlar haftalarca süren bu hukuksuz kuşatmalarla aç-susuz bırakılıyor. Yaşlılar, kadınlar, bebekler öldürülüyor. Ama kabul etmeliyiz ki insanlar henüz kitleler halinde gaz odalarına gönderilmiş değil. Henüz değil.
   Evet doğru, Erdoğan rejimi polis teşkilatını yok edip, doldurduğu yandaşlarla bu teşkilatı kendisine bağlı partizan bir milis gücüne dönüştürmenin çabası içerisinde. Üstelik durumdan vazife çıkaran bazı gençler biraraya gelip kendilerine “Erdoğan’ın Askerleri” diyerek hızla örgütleniyorlar. Şiddetle aralarına mesafe koyma ihtiyacı duymayan bu gençlerin fırsatını bulduklarında neler yapabileceklerinin küçük bir örneğini hedefe konan HDP’nin binalarına karşı giriştikleri saldırganlıkla ve bazı medya organlarına yaptıkları saldırılarla gördük. Saldıranların Erdoğan rejimi ve AKP hükümeti tarafından nasıl ödüllendirildiklerini de. Ama kabul edelim ki henüz Hitler’in SS’leri kadar (Storm Soldiers) örgütlü, güçlü ve kıyıcı değiller. Henüz değiller. 
   Evet doğru, Erdoğan rejimi kendisine boyun eğmeye direnenlerin şirketlerine belki Hitler gibi el koyuyor. Muhalif gördüklerini işlerinden edip, iş bulamaz hale getirip aileleriyle birlikte açlığa mahkum ediyor. Ağır silahlı polisler eşliğinde kreşlere, okullara, yurtlara baskın üzerine baskınlar düzenletip insanları yıldırmaya çalışıyor. Hala yılmayanları geceyarıları gözaltına aldırtıyor. Boyun eğmemekte direnenleri tutuklatıyor. Evet bunları yapıyor ama muhalif gördüklerini doğrudan duvar önünde kurşuna dizdirip henüz infaz etttirmiyor. Henüz değil.  
   Evet doğru, Erdoğan rejimi genç, yaşlı, kadın demeden masum insanları bir geceyarısı evlerinden topluyor. Tıpkı Hitler’in toplama kamplarında olduğu gibi, aralarında yaşlı ve hastaların bulunduğu bu insanları kışın dondurucu soğuğunda spor salonlarında oluşturulan demir kafeslerde topluyor. Tedaviye ihtiyacı olan hastalara günlerce tedavi imkanı, bebeğini emzirmek zorunda olan annelere günlerce emzirme izni verilmiyor. Ama kabul edelim ki Erdoğan rejimi ve AKP iktidarı ne bu insanları gaz odasına yolluyor, ne de IŞİD gibi bu insanları hapsedildikleri kafeslerde ateşe veriyor. Henüz değil. 
   Yeniden ifade etmek gerekirse ne Erdoğan henüz bir Hitler, ne de AKP henüz bir IŞİD. Evet, henüz değiller.