Demirtaş etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Demirtaş etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

7 Haziran 2015 Pazar

Regülatör


İngiliz tarihçi Lord Acton’un “İktidar yozlaştırır, mutlak iktidar mutlak yozlaştırır” sözü maalesef demokrasiler dahil tüm yönetim şekilleri için geçerli. Demokrasilerin, kendisini diğer tüm yönetim şekillerinden ayıran, en büyük özelliği de zaten bu konuda. Tüm diğer yönetim şekillerinin aksine demokrasiler güç kazandıkça yozlaşan iktidarı barışçıl yollardan değiştirmesi için halka imkan veren bir sistemdir.
Halkın büyük umut ve beklentileriyle iktidara taşınan AKP’nin ve Erdoğan’ın 13 yıllık iktidarları sürecinde giderek mutlaklaştığı ve her açıdan yozlaştığı ortada. Bir Pazar günü milletin önüne konulan seçim sandığı bu yozlaşmayı tespit ve tescil edip, bir düzeltici görevi görebilecek mi peki? Cevabını herkesin merak ettiği soru işte bu.
            Hemen belirtmeliyim ki tek adam tek oy (universal suffrage) ilkesi ve seçim sandığı olmaksızın demokrasi olmaz. Ama demokrasinin sadece sandıktan ibaret olduğunu söylemek de anlamsız olur. Bir değerler, ilkeler, teamüller, gelenekler, kurallar ve kurumlar bütünü olan demokrasiyi sadece sandığa indirgediğinizde sandıktan hükümet çıkarma yeterliliğini elde eden her siyasi partinin faşizan bir otoriterliğe sapması kaçınılmaz olur. Demokrasiyi sadece sandıktan ibaret sanmak Lord Acton’ın “güç yozlaştırır” diskurunun en kestirmeden gerçekleşmesi anlamına gelir.
            Demokrasi sadece sandıktan ibaret olmadığı gibi sandık öncesi süreçlerle de yakından ilgilidir. Türkiye, 7 Haziran günü, pek çok şaibe altında tarihinin en kritik seçimini gerçekleştirirken ister istemez seçim öncesi yaşanan hoyratlıkları da hesaba katmak durumundayız. Bu anlamda HDP Eş Başkanı Selahattin Demirtaş’ın oy kullandıktan hemen sonra mikrofonlara ifade ettiği gibi Türkiye’de gerçekten de “demokratik bir seçim gerçekleşti ve demokratik bir yarış yaptık diyecek durumda değiliz.”
            Anayasa’nın açık maddeleri  ile namusu ve şerefi üzerine ettiği yeminin gereği bütün siyasi partilerle aynı mesafede olması ve tarafsız kalması gereken Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, milletin aklıyla alay edecek şekilde deli saçması bahaneler oluşturarak AKP lehine onlarca miting yapması başlı başına bu seçimlerin adil ve demokratik olmadığını ispatlamaya yeter. Defalarca açılışı yapılmış tesislerin yeniden açılışları (ki bazı yerlerde açılışı yapıldığı söylenen tesislerin hiç olmadığı bile  ispatlandı) bahanesiyle yapılan mitingler ile vatandaş buluşması, muhtarlar buluşması, esnaf buluşması gibi tamamı kamu kaynaklarından finanse edilen mitinglerde Erdoğan’ın AKP için oy istemesi sadece hukuk ve demokratik nezaket kurallarını değil, en basit ahlak kurallarını bile ihlal eder nitelikteydi. Seçim öncesi açılış ve vatandaş buluşması adı altında günde 3-4 miting düzenleyen, her gün en az bir ulusal kanala söyleşi veren Erdoğan bakalım seçimler sonrasında da aynı tempoyla vatandaş buluşmaları düzenleyecek mi?
            Söz kamu kaynaklarından açılmışken, hiçbir demokratik ülkede olmayacak büyüklükte hazineden aldığı seçim yardımının yanı sıra kamu imkanlarını sonuna kadar kullanmaktan çekinmeyen iktidar partisi AKP de demokratik nezaketsizlik, adaletsizlik ve ahlaksızlık açısından Erdoğan’dan hiç de geride kalmamıştır. Başta vatandaşların vergileriyle finanse edilen kamu medyası TRT kanalları ve Anadolu Ajansı olmak üzere kamunun tüm imkanları partizanca seferber edilmiştir. Hükümet ve Erdoğan’ın kontrolündeki güya özel medya gece gündüz AKP propagandası yaparken, tüm siyasi partilere eşit yaklaşan bağımsız medya kurumları tutuklama, el koyma tehditleri dahil türlü tehdit ve yöntemlerle susturulmaya ve sindirilmeye çalışılmıştır. Bu açıdan, dönemin muktedirleri 7 Haziran seçimleri öncesi çiğlik ve hoyratlıklarıyla tarih boyunca utançla anılacaktır.
Bakanlıklar, valilikler, kaymakamlıklar, devlet kurumları ve hatta diplomatik misyonları bile partizan militanlar gibi kullanan AKP, maalesef Türkiye’de insanların göğüslerini gere gere özgür ve adil bir seçimin yapıldığını söylemesine imkan bırakmamıştır. İktidardaki AKP lehine  partizanca tavır almayan her medya organı, her sosyal grup ve her sivil toplum oluşumu yüksek perdeden bizzat Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Başbakan Davutoğlu tarafından tehdit edilmiştir. Bu tehditlerin dozu iktidar yalakası medya tetikçileri tarafından ise en üst seviyelere çıkarılmıştır. Öyle ki, gazeteciler tutuklanmakla, medya organları el konulmakla, bankalar kamulaştırılmakla, şirketler batırılmakla tehdit edilmişlerdir.
            Özgür ve adil bir seçimin teminatı olması gereken YSK ve RTÜK gibi düzenleyici kurumlar bile çözüm üretmek yerine sorunun bir parçası haline gelmişlerdir. Bu kurumlar özgür ve adil bir seçim ortamını tesis etmek yerine AKP ve Erdoğan’ın istekleri doğrultusunda partizanca hareket etmişlerdir. Bu yüzdendir ki, Türkiye’deki hiçbir seçimin sıhhati bu seçimler kadar endişe ve tartışma konusu olmamıştır. Son 12 yıldır yapılan tüm seçimlerde seçim sonuçlarını en hızlı ve en sağlıklı şekilde vermekle haklı bir şöhret ve güven kazanan Cihan haber ajansına yönelik sistematik bir karalama kampanyası yapılması, Cihan’la birlikte Doğan haber ajansının da iktidar çevrelerince siber saldırılarla tehdit edilmesi bu endişeleri zirveye çıkarmıştır.
            İktidar partisinin seçimlerde sistematik hile yapacağına ve oy çalacağına dair yaygın şekilde paylaşılan şüphe ve endişelerden dolayı Türkiye tarihinin belki de en büyük sivil inisiyatiflerine sahne olmuştur. Özel ajansların yanı sıra muhalif siyasi partiler ve sivil toplum örgütleri, seçimin sıhhatinden sorumlu devletin kurumlarını ve yargıyı AKP tamamen kontrolü altında bulundurduğu için, bu kurumlara güvenmek şöyle dursun, bizzat bunların seçim hilelerini gerçekleştireceğinden endişe duyar hale gelmişlerdir. Bu yüzden tüm bu gruplar sandıklarda kullanılan oyların kullanıldığı şekliyle sonuçlara yansımasını temin için seferber olmuşlardır.
Sağlıklı kamuoyu araştırmalarıyla tanınan önemli bir araştırma şirketinin başkanının şu sözlerinden sanırım mevcut vaziyetin vahametini anlamak mümkün: “Araştırmalarımız maalesef sadece seçim sandıklarına girecek oyların eğilimine dair tahminlere imkan veriyor. Sandıktan çıkacak sonuçlara dair herhangi bir tahminde bulunmamız ise bu şartlarda imkansız!”
Seçimin sıhhatine dair haklı endişeler de aslında mutlaklaşan iktidarın yozlaşma hikayesinin sadece bir parçası olarak ortaya çıkıyor. İktidar partisi kaynaklı tüm bu endişelere yol açan adaletsizliklere rağmen, umut ediyorum ki alarm durumundaki sivil toplumun ve muhalif partilerin çabasıyla seçim sandığı, kendisine yönelik demokrasi ve hukuk dışı müdahaleler de dahil olmak üzere, tüm demokratik sapmaları yoluna koyacak, adaletsizlikleri restore edecek, yozlaşmış kadroları elimine ya da revize edecek bir regülatör görevi görecektir.
Oy kullanma işlemleri sürerken kaleme aldığım bu yazı vesilesiyle bu umudumu bir kez daha güçlü şekilde dile getirmek istiyorum. Seçim sonuçları umarım demokrasinin, hukukun ve milletin hayrına olur. Umarım kötü olanlar kaybeder.

7 Ağustos 2014 Perşembe

Kritik seçim arefesinde durum raporu

Türkiye'de ilk kez halkın seçeceği cumhurbaşkanı seçimi için sandıkların milletin önüne gelmesine sadece günler kaldı. Yurtdışında yaşayan vatandaşlarımızın, seyahat halinde oldukları için gümrük kapılarında oy kullanacaklar hariç, oy kullanma işlemleri ise tamamlandı. Bu şartlarda seçime günler kala bir durum analizi yapmak farz oldu.


Bu seçimlerin sıradan bir cumhurbaşkanlığı seçimi değil adeta rejim tercihine dair bir seçim olacağı konusunda neredeyse hemen herkes mutabık. Devlet gücünü ve kamu imkânlarını keyfince kullanarak, “çıkar çatışması” ilkesini göz ardı ederek başbakan koltuğundayken cumhurbaşkanlığı kampanyası yürütmekte herhangi bir etik sakınca görmeyen Başbakan Erdoğan'a göre, halkın oylarıyla devletin en yüksek konumuna çıkacak kişi, cumhurbaşkanının Anayasa'daki yetki ve sorumluluk tanımları ne olursa olsun, güçler ayrılığı ilkesi, kontrol ve fren (check and balances) mekanizmalarından azade olmak kaydıyla, bir başkanlık sistemindeki kadar güçlü bir başkan olmalı.

Ancak tüm yıpratma ve aşındırma çabalarına rağmen bu ülkenin rejimi hala cumhuriyet olmaya devam ettiği için Başbakan Erdoğan ve yandaşları gönüllerinden geçen yerine şeklen bu rejime uygun bir tanımlama peşinde olmaya da özen gösteriyorlar. Yani “sultan” gücünde bir cumhurbaşkanı diyebilme cesaret ve samimiyetini gösteremiyorlar. Oysa herkes biliyor ki, kendisi ve çevresi gırtlağına kadar yolsuzluk, rüşvet ve usulsüzlük iddialarına gömülmüş olan bu lider, yüksek dozda propaganda ve algı yönetimi taktikleri sayesinde edineceği halk desteğiyle eline geçireceği gücü sıradan bir cumhurbaşkanlığı görevini yerine getirmekte kullanmakla yetinmeyecek. Öyle bir lider ki bu, büyük ölçüde felç edilen demokratik hukuk sisteminin geriye kalan kısmının ve demokratik muhalefetin kendisiyle ilgili ayyuka çıkan yolsuzluk, hırsızlık ve rüşvet iddialarının üzerine gitmesini tamamen engelleyecek bir fiilî despotik sultanlık rejimi kurma peşinde olduğunu her haliyle hissettiriyor.

En temel endişesi kendisi, yakınları ve çevresi hakkındaki yolsuzluk ve hırsızlık suçlamalarını örtmek ve yargıdan kurtarmak olan bu lider, söz konusu niyet ve isteğini zaten saklama gereği de duymuyor. Ülkenin bütün şehirlerinde kafanızı kaldırdığınızda hemen her yerde ilk görebileceğiniz propaganda ve afişlerinde kendisinden belki “Sultan” olarak değil ama “Reis” olarak bahsettiriyor. Mevcut gidişat ve şartlar göz önüne alındığında, çoğulculuk yerine çoğunluğun hükümranlığını, hak yerine gücü, adalet yerine zulmü, toplumsal uyum ve uzlaşma yerine kutuplaştırmayı, destekçi kitlelerine sükunet telkin etmek yerine sınırsız ajitasyon ve kışkırtmayı, kesintisiz sürdürdüğü iftira, yalan ve yüksek dozlu nefret söylemini zaten zirvede olan anti-demokratik gücünü daha da artırmanın basamaklarına dönüştürmek isteyen bu liderin “Reis” olma takıntısı, ancak Mussolini'nin “Il Duce”, Hitlerin “Führer” olma arzusu kadar masum görülebilir.

Gücü ve hukuk önündeki sorumsuzluğu kolayca “Sultan” yerine ikame edilebilecek nitelikteki bir “Reislik” hedefleyen Erdoğan'ın bu amacına ulaşmak için yapmayacağı, istismar ya da suiistimal etmeyeceği herhangi bir şey olacağı kanaatinde değilim. Neticede burada Seçim Kanunu gereği kamu imkânlarını kullanması yasak olmasına rağmen Başbakanlık makam aracında plaka sahtekârlığına kadar tenezzül edebilecek bir kuralsızdan bahsediyoruz. Sadece, halkın tamamının ödediği vergilerle finanse edilen TRT ve Anadolu Ajansı'nın objektif kamu yayıncılığını mezara gömüp Erdoğan'ın şahsî propaganda makinesine dönüştürülmesi bile yapılacak seçimlerin ne kadar adaletsiz ve anti-demokratik şartlarda gerçekleşmekte olduğunu anlamaya yeter.

Kaldı ki, her türlü gayri meşru ve etik dışı yöntemlerle ele geçirilerek veya yine kamu imkânlarının istismarı yoluyla oluşturulan sermaye aracılığıyla satın alınarak tamamen Erdoğan'ın kara propaganda makinelerine dönüştürülen ya da iktidar gücü suiistimal edilerek türlü baskılarla iradesi teslim alınan, özgür sesleri tek tek susturulan bir medyanın özenle dizayn edildiği bir ülkede yapılacak seçimler en fazla Beşşar Esed'in, Hüsnü Mübarek'in ya da Saddam Hüseyin'in seçimleri kadar demokratik olacaktır. AGİT de aynı kanaatleri ve endişeleri taşıyor olmalı ki, bu konuda defaatle açıklamalar yapmakla yetinmeyip, Türkiye'de bir seçim gözlem ofisi kurma kararı almış bulunuyor.

CUMHURBAŞKANLIĞI SEÇİMİ SON FIRSAT OLABİLİR

Seçim yasalarını maniple eden, demokratik seçimlerin hukukî garantörü olması gereken yargıyı tamamen felç ederek bir yandaş aygıta dönüştüren, son yerel seçimlerde hile ve yolsuzluk yaptığı şayialarına yol açan, siyasi amaçları için kamu imkânlarını sınırsızca kullanan bu anti-demokratik zihniyete ve kural, etik tanımaz tavırlara rağmen bu despotik gidişe dur demenin hiç mi imkânı kalmamıştır? Elbette ki “hiç kalmamıştır demek” şu aşamada bana göre yanlış olur. Çünkü, pazar günü yapılacak cumhurbaşkanı seçimleri demokratik cumhuriyet rejiminin, parlamenter sistemin, hukuk devletinin, milletin birlik ve beraberliğinin, ülkenin bütünlüğünün, sosyal dokunun, basın, ifade, toplantı gibi temel hak ve özgürlüklerin korunmasını sağlayacak yeni bir sürece girmek için hayati derecede önemlidir ve umutları diri tutmak gerekir.

Partili cumhurbaşkanı, icracı cumhurbaşkanı, “Reis” gibi söylemlerle Anayasa'daki yetkilerinin sınırlarına riayet etmeyeceğini açıkça söyleyen Erdoğan'ın icranın yanı sıra yasama ve yargı erklerinin tüm kontrolünü eline geçirerek bir tek adam rejimi kurmasının önüne geçmek için pazar günü yapılacak seçimler zaten bir son fırsat niteliğindedir. Tabii ki, iki turlu bu seçimlerin favorisi, bütün oyun planını ilk turda kazanmak üzere kuran Erdoğan'dır. Bu yüzden cumhuriyet rejiminin, demokrasi ve hukuk sisteminin önündeki tehlike çok ama çok büyüktür. Ama bu durum, neredeyse tüm muhalif partilerin ve Erdoğan yandaşı olmayan tüm toplumsal kesimlerin üzerinde mutabık olduğu Ekmeleddin İhsanoğlu'nun hiçbir şansı yoktur anlamına gelmez. Çünkü ben, çoğu siyasi gözlemcinin aksine 30 Mart yerel seçimlerinde AKP'nin aldığı yüzde 43'lük oy desteğinin kemik bir destek ve Erdoğan için garanti olduğu kanaatinde değilim. Yüzde 43 garanti olsa dahi Erdoğan'ın bu desteği 30 Mart'tan bu yana yüzde 50'nin üzerine taşımayı sağlayacak hangi başarısı ya da cazibe unsuru bulunuyor?

Neticede Mısır, Suriye, Irak, Filistin, Musul'daki rehine krizi, AB, ABD politikaları başta olmak üzere dış politikada Cumhuriyet döneminin en büyük başarısızlıkları üst üste geliyor. İzlenen tutarsız ve sadece boş hayallere dayalı temelsiz ve gerçekçi olmayan politikalar yüzünden Türkiye'nin itibarı hem Batı'da, hem de Doğu'da tarihinin en berbat seviyesine gerilemiş bulunuyor.

Erdoğan ve medyası ile siyasetteki bazı ateşli yandaşlarının nefret suçu sınırlarını çoktan aşan kutuplaştırıcı kin ve nefret söylemi yüzünden toplumsal barış ve huzur ortamı tarumar edilmiş durumda. Öte yandan, Erdoğan ve bakanları hukuk ve yargı sistemine o kadar çok müdahale edip, keyfince yargısal kurgular yapabiliyorlar ki Türkiye'den artık bir “hukuk devleti” diye bahsetmenin neredeyse imkânı kalmadı. Boş dosyalar ve temelsiz, kanıtsız suçlamalarla 22 Temmuz'da ve 5 Ağustos'ta yapılan operasyonlar yargıdaki bu kötü gidişatın berbat sonuçları niteliğinde. Dahası başta basın ve ifade özgürlükleri olmak üzere tüm hak ve özgürlükler alanında son bir-iki yılda Türkiye en az 30 yıl geriye gitmiş durumda.

Her ne kadar Erdoğan hükümeti ve medyası ekonomide pembe tablolar çizmeye devam ediyor olsa da Türkiye'nin büyük bir ekonomik krizin eşiğinde olduğuna dair endişeler son dönemde zirve yapmış durumda. Bu endişeler hükümetin hâlâ sağduyusunu korumaya çabalayan bazı bakanları tarafından da paylaşılıyor. Hal böyleyken Erdoğan'ın son 5 ay içerisinde oy oranını yüzde 50'nin üzerine çıkarmasını beklemek yerine “Acaba yüzde 43'lük desteğini hâlâ koruyabiliyor mu?” diye sormak bana daha mantıklı geliyor. Bu şartlarda Erdoğan'ın ta en baştan beri birinci turda olmasa bile ikinci turda kendisini kurtaracak iki stratejik oy deposuna ihtiyaç duyduğu ve bunlara güvendiği biliniyordu: Yurtdışında ilk kez kullanılacak 3 milyon civarındaki oy ve yapılacak pazarlıklar sonucu destekleri alınacak olan PKK tesiri altındaki Kürt oyları.

DEMOKRATİK BİR ÜLKE Mİ, YOKSA DESPOTİK BİR ORTADOĞU ÜLKESİ Mİ?

Yurtdışında yüzde 5'lik katılım oranıyla Erdoğan'ın iki ayaklı kurtuluş stratejisinin bir ayağı neredeyse tamamen çökmüş oldu. Doğal olarak bu durumda belirleyici Kürt oyları çok daha önemli ve stratejik bir konuma yükseldi. Ancak HDP'nin adayı Selahattin Demirtaş'ın seçim kampanyasındaki sert üslubu Erdoğan'ın umduğu Kürt oylarının birinci turda gelmeyeceğinin delili olarak okunabilir. 15 gün sonra yapılacak ikinci turda ise birinci turda kendisine karşı bu kadar ajite edilmiş Kürt oylarının Erdoğan'a yönlendirilmesinin o kadar da kolay olmayacağını tahmin edebiliriz. Zaten bunun farkında olan Erdoğan türlü ayak oyunları ve algı operasyonlarıyla MHP, BBP'nin milliyetçi tabanı ile Erdoğan'a mesafeli muhafazakâr bazı gruplara yönelik etik dışı hamleler yapmaktan geri durmuyor.

Tüm bu şartların ışığında Erdoğan her ne kadar hâlâ seçimlerin favorisi gibi gözükse de, kamuoyunda sakin kişiliği ve nezaketi ile tanınmaya ve takdir toplamaya başlayan muhalefetin ortak adayı İhsanoğlu'nun seçimlerde büyük bir sürpriz yapmayacağını peşinen söyleyemeyiz. Çok tuhaf ama Türkiye'nin demokrasi ve hukuk devletine doğru yeniden dümen kıracak bir ülke mi olacağını, yoksa Ortadoğu'nun sıradan despotik ülkelerinden biri olma yolunda mı ilerleyeceğini işte bu sürprizin gerçekleşmesi ya da gerçekleşmemesi belirleyecek. 

Not: Bu yazı ilk olarak 6 Ağustos 2014 tarihli Zaman Gazetesi'nde yayınlanmıştır.
For English: http://www.todayszaman.com/columnist/bulent-kenes/report-of-situation-ahead-of-the-critical-election_354737.html
 

1 Temmuz 2014 Salı

“Bir bölen”den cumhurbaşkanı olmaz!

Bugün büyük bir alayişle Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın adaylığının da açıklanmasından sonra cumhurbaşkanlığı seçiminde yarışacak isimler netleşmiş oldu. Bu saatten sonra çok büyük bir sürpriz olmazsa seçimler AKP Başkanı ve Başbakan Erdoğan, muhalefet partileri CHP ve MHP’nin ortak adayı İslam İşbirliği Teşkilatı (İİT) eski Genel Sekreteri Ekmeleddin İhsanoğlu ve Kürtler üzerinden kimlik siyaseti yapan HDP’nin adayı Selahaddin Demirtaş arasında yaşanacak.
En azından ilk turda Erdoğan’a sadece AKP seçmeninin (belki AKP seçmeninin de bir kısmının), Demirtaş’a HDP seçmeninin ve belki bazı sol siyasi grupların, İhsanoğlu’na ise daha geniş bir spekturumdan toplumun farklı kesimlerinin destek vereceğini tahmin edebiliriz. Ülkenin bütünlüğünü ve milletin birliğini temsil eden bir makam olarak cumhurbaşkanlığına sadece kendi partisinin desteğiyle çıkan bir ismin toplumun tamamını kucaklamasının önünde ciddi bariyerler olması doğaldır. Hele hele bu isim, sıklıkla nefret suçu kapsamına girebilecek düzeyde toplumun farklı kesimlerini ayrıştırıcı, ötekileştirici, bölücü, düşmanlaştırıcı, şeytanlaştırıcı dışlayıcı bir dil ve siyaseti tercih ediyorsa cumhurbaşkanlığı makamının birlik ve bütünlük temsilinden fersah fersah uzaktadır.
 Bu açıdan, her ne kadar alacağı oy peşinen kat be kat fazla dahi olsa Erdoğan milli birlik ve bütünlüğü temsil kapasitesi açısından Demirtaş’ın bile gerisindedir. Seçim öncesinde terör örgütü PKK ile girişeceği kirli pazarlıklarla şayet HDP’nin oyunu kendisine yönlendiremezse Erdoğan’ın dayanacağı tek sosyo-politik entiteyi AKP seçmeni teşkil edecektir. Oysa irili ufaklı bazı sol yapılardan destek alabileceğini tahmin ettiğimiz Demirtaş’ın bile farklı görüş ve kesimleri temsil tabanının daha geniş ve çeşitli olacağını söyleyebiliriz. Ama her ikisi de daha baştan CHP ve MHP gibi siyasi yelpazenin merkezdeki iki ucu tarafından aday gösterilen, dahası BBP ve SP gibi küçük partilerin, diğer siyasi ve toplumsal kesimlerin destek vereceğini tahmin ettiğimiz İhsanoğlu kadar kucaklayıcı ve kuşatıcı olamayacaklardır. Bu açıdan cumhurbaşkanlığı makamının gerektirdiği temsili ve sembolik niteliğe asla haiz olamayacaklardır.
Sakın yanlış anlaşılmasın. Burada bahsettiğim adayların muhtemelen alacağı oy oranları değil. Erdoğan, İhsanoğlu veya Demirtaş’ın alacağı oydan kat ve kat fazlasını alacak olsa bile bu analizin dayandığı mantık değişmez. Daha somut konuşacak olursak Demirtaş’ın zaten seçilme şansı bulunmuyor. Seçimlerin birinci turundan önce Erdoğan’ı PKK ile anlaşmaya zorlamak üzere gösterilmiş bir blöf adayı ya da pazarlık kartı niteliğinde. Bu anlaşma birinci turdan önce PKK’nın arzu ettiği şekilde gerçekleşmezse, mutlaka ikinci tur öncesinde gerçekleşeceğini şimdiden tahmin edebiliriz. Ama Erdoğan hızlı hareket eder ve PKK’yı ikna edebilirse Demirtaş’ın adaylığının birinci turda bile hiç hükmünde olacağını şimdiden söyleyebiliriz.
Ama bu Demirtaş’ın adaylığının tamamen anlamsız olduğu anlamına hiç gelmiyor. Hatta Demirtaş’ın adaylığı ve Kürt seçmenin oylarının cumhurbaşkanlığı seçimlerinde ana belirleyici (King maker) niteliğinde olduğunu bile değerlendirebiliriz. Sorun şuradaki Demirtaş’ın adaylığı sahih bir adaylık olmaktan öte, PKK için pazarlıkta elini güçlendirecek bir taktik hamle niteliğindedir. Şayet PKK ile Erdoğan anlaşabilirse Demirtaş’ın adaylığının yok hükmünde olduğunu ve Kürtlerin desteğiyle Erdoğan’ın birinci turda cumhurbaşkanı seçileceğini hep birlikte göreceğiz.
İster birinci turdan önce PKK ile anlaşarak ilk turda seçilsin, isterse anlaşmayı sona bırakarak ikinci turda seçilsin hiçbir şey değişmez. Her iki durumda da Erdoğan asla Türkiye’yi temsil edecek uygun bir cumhurbaşkanı olamayacaktır. Belki olmak bile istemeyecektir. Kaldı ki, ana teması “Yeni Türkiye” olan adaylık açıklama toplantısına muhalif medya organlarını davet etmeyerek korkunç bir ayrımcılığa imza atan Erdoğan’ın cumhurbaşkanlığında demokratik bir temsil görevi göreceğini düşünmek saflıktan öte aptallık olacaktır.
Tam 7 aydır durmaksızın yargısız infazda bulunduğu, iftira üzerine iftira attığı, en aşağılık hakaretlerle ve yalanlarla hedef aldığı Hizmet Hareketi’ne karşı “Cadı avıysa cadı avı… Biz bu cadı avını yapacağız” diyebilen ve bunun için şeytanların bile aklına gelmeyecek envai çeşit tuzak ve kumpaslar kuran, suçsuz insanları suçlayabilmek için olmayan suçlara olmayan deliller üretme çabasına giren biri milletin birlik ve bütünlüğünü hiç temsil edebilir mi? Edemezse böyle birinden hiç cumhurbaşkanı olur mu?
Kürt vatandaşlarımızın en tabii demokratik, kültürel, sosyal ve siyasal haklarını hiçbir koşula tabii kılmadan ve hiçbir müzakereye konu etmeden anında teslim etmek yerine, bu hakları terör örgütü PKK ile müzakere konusu yapan, Kürtlerin haklarının teslimini pazarlığın gidişatına bağlayan, ancak PKK adım attıkça adım atan ve bunu korkunç bir medya kampanyasıyla bulunmaz bir çözüm projesi gibi sunan birinden hiç cumhurbaşkanı olur mu?
Alevi vatandaşlarımıza karşı sürekli kin ve nefret söylemi kullanan, 269 gün komada kalmış henüz 14 yaşındaki Berkin Elvan’ını kaybetmiş bir Alevi anneyi seçim meydanlarında on binlerce insana yuhalatma merhametsizliğini gösteren birinden hiç cumhurbaşkanı olur mu? Yapılan 7 çalıştayla sorunun da çözüm yollarının da ne olduğu apaçık ortaydayken Alevi vatandaşlarımızın sorununu yok sayıp, halkımızın bu kesimini sürekli olarak diğer kesimlerinin gözünde düşmanlaştırmaya çabalayan birinden hiç cumhurbaşkanı olur mu?
Kendi vatandaşı olan Ortodoks Hıristiyanların din adamı eğitimi için açılması hiçbir şarta bağlı olmaksızın derhal gerçekleştirilmesi gereken Heybeliada Ruhban Okulu konusunda “Heybeliada Ruhban okulunun açılması iki dakikalık bir iş. Ama önce Yunanistan’ın Atina’da cami inşaasına ve Batı Trakya’da Türklerin kendi müftülerini seçmelerine izin vermesini görelim” diyecek kadar, kendisinden farklı dine sahip vatandaşlarının en temel insan hakkını bile bir başka ülkeyle pazarlık konusu yapacak kadar demokratik görgüsüzlük sayılan bir tavrı benimseyen birinden hiç cumhurbaşkanı olur mu?
Kendisinin ve yakınlarının adı Türkiye Cumhuriyeti tarihinin ve belki de dünya tarihinin en büyük rüşvet ve yolsuzluk iddialarına karışan, her medeni insanın yapması gerektiği gibi şeffaf ve adil bir yargısal süreçle bu korkunç iddialardan aklanmayı tercih etmek yerine, kendisini ve yakınlarını yargıdan kurtarmak için demokratik hukuk devletini tarumar ederek hırsız, rüşvetçi, yolsuz damgasını hala alnında taşıyan birinden hiç cumhurbaşkanı olur mu?
Yakın siyasi geçmişinde milli birlik ve bütünlüklerini tehlikeye atacak şekilde Mısır, Suriye, Libya, Irak gibi ülkelerin son derece tehlikeli bir maceracılıkla içişlerine müdahale etmekte bir sakınca görmeyen ve bu yüzden on binlerce insanın ölümünde şöyle ya da böyle pay sahibi olan birinden hiç cumhurbaşkanı olur mu?
Aşırı hırsın, hep daha fazla güce duyduğu doymak bilmez açlığın ve tatmin olmaz şehvetin yol açtığı körlükle izlediği tutarsız dış politika neticesinde neredeyse dünyada Türkiye’nin sorunlu olmadığı bir ülke bırakmayan, Almanya ve Avusturya’ya yaptığı son iki ziyarette olduğu gibi gittiği ülkelerde “Hoş gelmediniz!” manşetleriyle karşılanan birinden hiç cumhurbaşkanı olur mu?
Erdoğan seçimlerde belki cumhurbaşkanı seçilir, belki de seçilemez. Benim için bunun hiçbir önemi yok. İsterse yüzde 90 oyla seçilmiş olsun, Erdoğan gibi toplumu ve ülkeyi bölen, rejimin demokratik hukuk devleti karakterini tamamen yok eden, inanç, fikir ve basın özgürlüğüne alabildiğine saygısız, Türkiye’yi medeni dünyadan koparan ve pek çok ülkeyi Türkiye’ye düşman etmeyi başaran birinden asla cumhurbaşkanı olmaz!