İhsanoğlu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İhsanoğlu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

7 Ağustos 2014 Perşembe

Kritik seçim arefesinde durum raporu

Türkiye'de ilk kez halkın seçeceği cumhurbaşkanı seçimi için sandıkların milletin önüne gelmesine sadece günler kaldı. Yurtdışında yaşayan vatandaşlarımızın, seyahat halinde oldukları için gümrük kapılarında oy kullanacaklar hariç, oy kullanma işlemleri ise tamamlandı. Bu şartlarda seçime günler kala bir durum analizi yapmak farz oldu.


Bu seçimlerin sıradan bir cumhurbaşkanlığı seçimi değil adeta rejim tercihine dair bir seçim olacağı konusunda neredeyse hemen herkes mutabık. Devlet gücünü ve kamu imkânlarını keyfince kullanarak, “çıkar çatışması” ilkesini göz ardı ederek başbakan koltuğundayken cumhurbaşkanlığı kampanyası yürütmekte herhangi bir etik sakınca görmeyen Başbakan Erdoğan'a göre, halkın oylarıyla devletin en yüksek konumuna çıkacak kişi, cumhurbaşkanının Anayasa'daki yetki ve sorumluluk tanımları ne olursa olsun, güçler ayrılığı ilkesi, kontrol ve fren (check and balances) mekanizmalarından azade olmak kaydıyla, bir başkanlık sistemindeki kadar güçlü bir başkan olmalı.

Ancak tüm yıpratma ve aşındırma çabalarına rağmen bu ülkenin rejimi hala cumhuriyet olmaya devam ettiği için Başbakan Erdoğan ve yandaşları gönüllerinden geçen yerine şeklen bu rejime uygun bir tanımlama peşinde olmaya da özen gösteriyorlar. Yani “sultan” gücünde bir cumhurbaşkanı diyebilme cesaret ve samimiyetini gösteremiyorlar. Oysa herkes biliyor ki, kendisi ve çevresi gırtlağına kadar yolsuzluk, rüşvet ve usulsüzlük iddialarına gömülmüş olan bu lider, yüksek dozda propaganda ve algı yönetimi taktikleri sayesinde edineceği halk desteğiyle eline geçireceği gücü sıradan bir cumhurbaşkanlığı görevini yerine getirmekte kullanmakla yetinmeyecek. Öyle bir lider ki bu, büyük ölçüde felç edilen demokratik hukuk sisteminin geriye kalan kısmının ve demokratik muhalefetin kendisiyle ilgili ayyuka çıkan yolsuzluk, hırsızlık ve rüşvet iddialarının üzerine gitmesini tamamen engelleyecek bir fiilî despotik sultanlık rejimi kurma peşinde olduğunu her haliyle hissettiriyor.

En temel endişesi kendisi, yakınları ve çevresi hakkındaki yolsuzluk ve hırsızlık suçlamalarını örtmek ve yargıdan kurtarmak olan bu lider, söz konusu niyet ve isteğini zaten saklama gereği de duymuyor. Ülkenin bütün şehirlerinde kafanızı kaldırdığınızda hemen her yerde ilk görebileceğiniz propaganda ve afişlerinde kendisinden belki “Sultan” olarak değil ama “Reis” olarak bahsettiriyor. Mevcut gidişat ve şartlar göz önüne alındığında, çoğulculuk yerine çoğunluğun hükümranlığını, hak yerine gücü, adalet yerine zulmü, toplumsal uyum ve uzlaşma yerine kutuplaştırmayı, destekçi kitlelerine sükunet telkin etmek yerine sınırsız ajitasyon ve kışkırtmayı, kesintisiz sürdürdüğü iftira, yalan ve yüksek dozlu nefret söylemini zaten zirvede olan anti-demokratik gücünü daha da artırmanın basamaklarına dönüştürmek isteyen bu liderin “Reis” olma takıntısı, ancak Mussolini'nin “Il Duce”, Hitlerin “Führer” olma arzusu kadar masum görülebilir.

Gücü ve hukuk önündeki sorumsuzluğu kolayca “Sultan” yerine ikame edilebilecek nitelikteki bir “Reislik” hedefleyen Erdoğan'ın bu amacına ulaşmak için yapmayacağı, istismar ya da suiistimal etmeyeceği herhangi bir şey olacağı kanaatinde değilim. Neticede burada Seçim Kanunu gereği kamu imkânlarını kullanması yasak olmasına rağmen Başbakanlık makam aracında plaka sahtekârlığına kadar tenezzül edebilecek bir kuralsızdan bahsediyoruz. Sadece, halkın tamamının ödediği vergilerle finanse edilen TRT ve Anadolu Ajansı'nın objektif kamu yayıncılığını mezara gömüp Erdoğan'ın şahsî propaganda makinesine dönüştürülmesi bile yapılacak seçimlerin ne kadar adaletsiz ve anti-demokratik şartlarda gerçekleşmekte olduğunu anlamaya yeter.

Kaldı ki, her türlü gayri meşru ve etik dışı yöntemlerle ele geçirilerek veya yine kamu imkânlarının istismarı yoluyla oluşturulan sermaye aracılığıyla satın alınarak tamamen Erdoğan'ın kara propaganda makinelerine dönüştürülen ya da iktidar gücü suiistimal edilerek türlü baskılarla iradesi teslim alınan, özgür sesleri tek tek susturulan bir medyanın özenle dizayn edildiği bir ülkede yapılacak seçimler en fazla Beşşar Esed'in, Hüsnü Mübarek'in ya da Saddam Hüseyin'in seçimleri kadar demokratik olacaktır. AGİT de aynı kanaatleri ve endişeleri taşıyor olmalı ki, bu konuda defaatle açıklamalar yapmakla yetinmeyip, Türkiye'de bir seçim gözlem ofisi kurma kararı almış bulunuyor.

CUMHURBAŞKANLIĞI SEÇİMİ SON FIRSAT OLABİLİR

Seçim yasalarını maniple eden, demokratik seçimlerin hukukî garantörü olması gereken yargıyı tamamen felç ederek bir yandaş aygıta dönüştüren, son yerel seçimlerde hile ve yolsuzluk yaptığı şayialarına yol açan, siyasi amaçları için kamu imkânlarını sınırsızca kullanan bu anti-demokratik zihniyete ve kural, etik tanımaz tavırlara rağmen bu despotik gidişe dur demenin hiç mi imkânı kalmamıştır? Elbette ki “hiç kalmamıştır demek” şu aşamada bana göre yanlış olur. Çünkü, pazar günü yapılacak cumhurbaşkanı seçimleri demokratik cumhuriyet rejiminin, parlamenter sistemin, hukuk devletinin, milletin birlik ve beraberliğinin, ülkenin bütünlüğünün, sosyal dokunun, basın, ifade, toplantı gibi temel hak ve özgürlüklerin korunmasını sağlayacak yeni bir sürece girmek için hayati derecede önemlidir ve umutları diri tutmak gerekir.

Partili cumhurbaşkanı, icracı cumhurbaşkanı, “Reis” gibi söylemlerle Anayasa'daki yetkilerinin sınırlarına riayet etmeyeceğini açıkça söyleyen Erdoğan'ın icranın yanı sıra yasama ve yargı erklerinin tüm kontrolünü eline geçirerek bir tek adam rejimi kurmasının önüne geçmek için pazar günü yapılacak seçimler zaten bir son fırsat niteliğindedir. Tabii ki, iki turlu bu seçimlerin favorisi, bütün oyun planını ilk turda kazanmak üzere kuran Erdoğan'dır. Bu yüzden cumhuriyet rejiminin, demokrasi ve hukuk sisteminin önündeki tehlike çok ama çok büyüktür. Ama bu durum, neredeyse tüm muhalif partilerin ve Erdoğan yandaşı olmayan tüm toplumsal kesimlerin üzerinde mutabık olduğu Ekmeleddin İhsanoğlu'nun hiçbir şansı yoktur anlamına gelmez. Çünkü ben, çoğu siyasi gözlemcinin aksine 30 Mart yerel seçimlerinde AKP'nin aldığı yüzde 43'lük oy desteğinin kemik bir destek ve Erdoğan için garanti olduğu kanaatinde değilim. Yüzde 43 garanti olsa dahi Erdoğan'ın bu desteği 30 Mart'tan bu yana yüzde 50'nin üzerine taşımayı sağlayacak hangi başarısı ya da cazibe unsuru bulunuyor?

Neticede Mısır, Suriye, Irak, Filistin, Musul'daki rehine krizi, AB, ABD politikaları başta olmak üzere dış politikada Cumhuriyet döneminin en büyük başarısızlıkları üst üste geliyor. İzlenen tutarsız ve sadece boş hayallere dayalı temelsiz ve gerçekçi olmayan politikalar yüzünden Türkiye'nin itibarı hem Batı'da, hem de Doğu'da tarihinin en berbat seviyesine gerilemiş bulunuyor.

Erdoğan ve medyası ile siyasetteki bazı ateşli yandaşlarının nefret suçu sınırlarını çoktan aşan kutuplaştırıcı kin ve nefret söylemi yüzünden toplumsal barış ve huzur ortamı tarumar edilmiş durumda. Öte yandan, Erdoğan ve bakanları hukuk ve yargı sistemine o kadar çok müdahale edip, keyfince yargısal kurgular yapabiliyorlar ki Türkiye'den artık bir “hukuk devleti” diye bahsetmenin neredeyse imkânı kalmadı. Boş dosyalar ve temelsiz, kanıtsız suçlamalarla 22 Temmuz'da ve 5 Ağustos'ta yapılan operasyonlar yargıdaki bu kötü gidişatın berbat sonuçları niteliğinde. Dahası başta basın ve ifade özgürlükleri olmak üzere tüm hak ve özgürlükler alanında son bir-iki yılda Türkiye en az 30 yıl geriye gitmiş durumda.

Her ne kadar Erdoğan hükümeti ve medyası ekonomide pembe tablolar çizmeye devam ediyor olsa da Türkiye'nin büyük bir ekonomik krizin eşiğinde olduğuna dair endişeler son dönemde zirve yapmış durumda. Bu endişeler hükümetin hâlâ sağduyusunu korumaya çabalayan bazı bakanları tarafından da paylaşılıyor. Hal böyleyken Erdoğan'ın son 5 ay içerisinde oy oranını yüzde 50'nin üzerine çıkarmasını beklemek yerine “Acaba yüzde 43'lük desteğini hâlâ koruyabiliyor mu?” diye sormak bana daha mantıklı geliyor. Bu şartlarda Erdoğan'ın ta en baştan beri birinci turda olmasa bile ikinci turda kendisini kurtaracak iki stratejik oy deposuna ihtiyaç duyduğu ve bunlara güvendiği biliniyordu: Yurtdışında ilk kez kullanılacak 3 milyon civarındaki oy ve yapılacak pazarlıklar sonucu destekleri alınacak olan PKK tesiri altındaki Kürt oyları.

DEMOKRATİK BİR ÜLKE Mİ, YOKSA DESPOTİK BİR ORTADOĞU ÜLKESİ Mİ?

Yurtdışında yüzde 5'lik katılım oranıyla Erdoğan'ın iki ayaklı kurtuluş stratejisinin bir ayağı neredeyse tamamen çökmüş oldu. Doğal olarak bu durumda belirleyici Kürt oyları çok daha önemli ve stratejik bir konuma yükseldi. Ancak HDP'nin adayı Selahattin Demirtaş'ın seçim kampanyasındaki sert üslubu Erdoğan'ın umduğu Kürt oylarının birinci turda gelmeyeceğinin delili olarak okunabilir. 15 gün sonra yapılacak ikinci turda ise birinci turda kendisine karşı bu kadar ajite edilmiş Kürt oylarının Erdoğan'a yönlendirilmesinin o kadar da kolay olmayacağını tahmin edebiliriz. Zaten bunun farkında olan Erdoğan türlü ayak oyunları ve algı operasyonlarıyla MHP, BBP'nin milliyetçi tabanı ile Erdoğan'a mesafeli muhafazakâr bazı gruplara yönelik etik dışı hamleler yapmaktan geri durmuyor.

Tüm bu şartların ışığında Erdoğan her ne kadar hâlâ seçimlerin favorisi gibi gözükse de, kamuoyunda sakin kişiliği ve nezaketi ile tanınmaya ve takdir toplamaya başlayan muhalefetin ortak adayı İhsanoğlu'nun seçimlerde büyük bir sürpriz yapmayacağını peşinen söyleyemeyiz. Çok tuhaf ama Türkiye'nin demokrasi ve hukuk devletine doğru yeniden dümen kıracak bir ülke mi olacağını, yoksa Ortadoğu'nun sıradan despotik ülkelerinden biri olma yolunda mı ilerleyeceğini işte bu sürprizin gerçekleşmesi ya da gerçekleşmemesi belirleyecek. 

Not: Bu yazı ilk olarak 6 Ağustos 2014 tarihli Zaman Gazetesi'nde yayınlanmıştır.
For English: http://www.todayszaman.com/columnist/bulent-kenes/report-of-situation-ahead-of-the-critical-election_354737.html
 

1 Temmuz 2014 Salı

“Bir bölen”den cumhurbaşkanı olmaz!

Bugün büyük bir alayişle Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın adaylığının da açıklanmasından sonra cumhurbaşkanlığı seçiminde yarışacak isimler netleşmiş oldu. Bu saatten sonra çok büyük bir sürpriz olmazsa seçimler AKP Başkanı ve Başbakan Erdoğan, muhalefet partileri CHP ve MHP’nin ortak adayı İslam İşbirliği Teşkilatı (İİT) eski Genel Sekreteri Ekmeleddin İhsanoğlu ve Kürtler üzerinden kimlik siyaseti yapan HDP’nin adayı Selahaddin Demirtaş arasında yaşanacak.
En azından ilk turda Erdoğan’a sadece AKP seçmeninin (belki AKP seçmeninin de bir kısmının), Demirtaş’a HDP seçmeninin ve belki bazı sol siyasi grupların, İhsanoğlu’na ise daha geniş bir spekturumdan toplumun farklı kesimlerinin destek vereceğini tahmin edebiliriz. Ülkenin bütünlüğünü ve milletin birliğini temsil eden bir makam olarak cumhurbaşkanlığına sadece kendi partisinin desteğiyle çıkan bir ismin toplumun tamamını kucaklamasının önünde ciddi bariyerler olması doğaldır. Hele hele bu isim, sıklıkla nefret suçu kapsamına girebilecek düzeyde toplumun farklı kesimlerini ayrıştırıcı, ötekileştirici, bölücü, düşmanlaştırıcı, şeytanlaştırıcı dışlayıcı bir dil ve siyaseti tercih ediyorsa cumhurbaşkanlığı makamının birlik ve bütünlük temsilinden fersah fersah uzaktadır.
 Bu açıdan, her ne kadar alacağı oy peşinen kat be kat fazla dahi olsa Erdoğan milli birlik ve bütünlüğü temsil kapasitesi açısından Demirtaş’ın bile gerisindedir. Seçim öncesinde terör örgütü PKK ile girişeceği kirli pazarlıklarla şayet HDP’nin oyunu kendisine yönlendiremezse Erdoğan’ın dayanacağı tek sosyo-politik entiteyi AKP seçmeni teşkil edecektir. Oysa irili ufaklı bazı sol yapılardan destek alabileceğini tahmin ettiğimiz Demirtaş’ın bile farklı görüş ve kesimleri temsil tabanının daha geniş ve çeşitli olacağını söyleyebiliriz. Ama her ikisi de daha baştan CHP ve MHP gibi siyasi yelpazenin merkezdeki iki ucu tarafından aday gösterilen, dahası BBP ve SP gibi küçük partilerin, diğer siyasi ve toplumsal kesimlerin destek vereceğini tahmin ettiğimiz İhsanoğlu kadar kucaklayıcı ve kuşatıcı olamayacaklardır. Bu açıdan cumhurbaşkanlığı makamının gerektirdiği temsili ve sembolik niteliğe asla haiz olamayacaklardır.
Sakın yanlış anlaşılmasın. Burada bahsettiğim adayların muhtemelen alacağı oy oranları değil. Erdoğan, İhsanoğlu veya Demirtaş’ın alacağı oydan kat ve kat fazlasını alacak olsa bile bu analizin dayandığı mantık değişmez. Daha somut konuşacak olursak Demirtaş’ın zaten seçilme şansı bulunmuyor. Seçimlerin birinci turundan önce Erdoğan’ı PKK ile anlaşmaya zorlamak üzere gösterilmiş bir blöf adayı ya da pazarlık kartı niteliğinde. Bu anlaşma birinci turdan önce PKK’nın arzu ettiği şekilde gerçekleşmezse, mutlaka ikinci tur öncesinde gerçekleşeceğini şimdiden tahmin edebiliriz. Ama Erdoğan hızlı hareket eder ve PKK’yı ikna edebilirse Demirtaş’ın adaylığının birinci turda bile hiç hükmünde olacağını şimdiden söyleyebiliriz.
Ama bu Demirtaş’ın adaylığının tamamen anlamsız olduğu anlamına hiç gelmiyor. Hatta Demirtaş’ın adaylığı ve Kürt seçmenin oylarının cumhurbaşkanlığı seçimlerinde ana belirleyici (King maker) niteliğinde olduğunu bile değerlendirebiliriz. Sorun şuradaki Demirtaş’ın adaylığı sahih bir adaylık olmaktan öte, PKK için pazarlıkta elini güçlendirecek bir taktik hamle niteliğindedir. Şayet PKK ile Erdoğan anlaşabilirse Demirtaş’ın adaylığının yok hükmünde olduğunu ve Kürtlerin desteğiyle Erdoğan’ın birinci turda cumhurbaşkanı seçileceğini hep birlikte göreceğiz.
İster birinci turdan önce PKK ile anlaşarak ilk turda seçilsin, isterse anlaşmayı sona bırakarak ikinci turda seçilsin hiçbir şey değişmez. Her iki durumda da Erdoğan asla Türkiye’yi temsil edecek uygun bir cumhurbaşkanı olamayacaktır. Belki olmak bile istemeyecektir. Kaldı ki, ana teması “Yeni Türkiye” olan adaylık açıklama toplantısına muhalif medya organlarını davet etmeyerek korkunç bir ayrımcılığa imza atan Erdoğan’ın cumhurbaşkanlığında demokratik bir temsil görevi göreceğini düşünmek saflıktan öte aptallık olacaktır.
Tam 7 aydır durmaksızın yargısız infazda bulunduğu, iftira üzerine iftira attığı, en aşağılık hakaretlerle ve yalanlarla hedef aldığı Hizmet Hareketi’ne karşı “Cadı avıysa cadı avı… Biz bu cadı avını yapacağız” diyebilen ve bunun için şeytanların bile aklına gelmeyecek envai çeşit tuzak ve kumpaslar kuran, suçsuz insanları suçlayabilmek için olmayan suçlara olmayan deliller üretme çabasına giren biri milletin birlik ve bütünlüğünü hiç temsil edebilir mi? Edemezse böyle birinden hiç cumhurbaşkanı olur mu?
Kürt vatandaşlarımızın en tabii demokratik, kültürel, sosyal ve siyasal haklarını hiçbir koşula tabii kılmadan ve hiçbir müzakereye konu etmeden anında teslim etmek yerine, bu hakları terör örgütü PKK ile müzakere konusu yapan, Kürtlerin haklarının teslimini pazarlığın gidişatına bağlayan, ancak PKK adım attıkça adım atan ve bunu korkunç bir medya kampanyasıyla bulunmaz bir çözüm projesi gibi sunan birinden hiç cumhurbaşkanı olur mu?
Alevi vatandaşlarımıza karşı sürekli kin ve nefret söylemi kullanan, 269 gün komada kalmış henüz 14 yaşındaki Berkin Elvan’ını kaybetmiş bir Alevi anneyi seçim meydanlarında on binlerce insana yuhalatma merhametsizliğini gösteren birinden hiç cumhurbaşkanı olur mu? Yapılan 7 çalıştayla sorunun da çözüm yollarının da ne olduğu apaçık ortaydayken Alevi vatandaşlarımızın sorununu yok sayıp, halkımızın bu kesimini sürekli olarak diğer kesimlerinin gözünde düşmanlaştırmaya çabalayan birinden hiç cumhurbaşkanı olur mu?
Kendi vatandaşı olan Ortodoks Hıristiyanların din adamı eğitimi için açılması hiçbir şarta bağlı olmaksızın derhal gerçekleştirilmesi gereken Heybeliada Ruhban Okulu konusunda “Heybeliada Ruhban okulunun açılması iki dakikalık bir iş. Ama önce Yunanistan’ın Atina’da cami inşaasına ve Batı Trakya’da Türklerin kendi müftülerini seçmelerine izin vermesini görelim” diyecek kadar, kendisinden farklı dine sahip vatandaşlarının en temel insan hakkını bile bir başka ülkeyle pazarlık konusu yapacak kadar demokratik görgüsüzlük sayılan bir tavrı benimseyen birinden hiç cumhurbaşkanı olur mu?
Kendisinin ve yakınlarının adı Türkiye Cumhuriyeti tarihinin ve belki de dünya tarihinin en büyük rüşvet ve yolsuzluk iddialarına karışan, her medeni insanın yapması gerektiği gibi şeffaf ve adil bir yargısal süreçle bu korkunç iddialardan aklanmayı tercih etmek yerine, kendisini ve yakınlarını yargıdan kurtarmak için demokratik hukuk devletini tarumar ederek hırsız, rüşvetçi, yolsuz damgasını hala alnında taşıyan birinden hiç cumhurbaşkanı olur mu?
Yakın siyasi geçmişinde milli birlik ve bütünlüklerini tehlikeye atacak şekilde Mısır, Suriye, Libya, Irak gibi ülkelerin son derece tehlikeli bir maceracılıkla içişlerine müdahale etmekte bir sakınca görmeyen ve bu yüzden on binlerce insanın ölümünde şöyle ya da böyle pay sahibi olan birinden hiç cumhurbaşkanı olur mu?
Aşırı hırsın, hep daha fazla güce duyduğu doymak bilmez açlığın ve tatmin olmaz şehvetin yol açtığı körlükle izlediği tutarsız dış politika neticesinde neredeyse dünyada Türkiye’nin sorunlu olmadığı bir ülke bırakmayan, Almanya ve Avusturya’ya yaptığı son iki ziyarette olduğu gibi gittiği ülkelerde “Hoş gelmediniz!” manşetleriyle karşılanan birinden hiç cumhurbaşkanı olur mu?
Erdoğan seçimlerde belki cumhurbaşkanı seçilir, belki de seçilemez. Benim için bunun hiçbir önemi yok. İsterse yüzde 90 oyla seçilmiş olsun, Erdoğan gibi toplumu ve ülkeyi bölen, rejimin demokratik hukuk devleti karakterini tamamen yok eden, inanç, fikir ve basın özgürlüğüne alabildiğine saygısız, Türkiye’yi medeni dünyadan koparan ve pek çok ülkeyi Türkiye’ye düşman etmeyi başaran birinden asla cumhurbaşkanı olmaz!

17 Haziran 2014 Salı

Çöküş ve siyasi olgunluk


Türkiye gerek iç siyaset, gerekse dış siyaset açısından tarihinin en zor döneminden geçiyor. Suriye ve Irak’taki gelişmelerle iyice kristalize olduğu gibi Türkiye’nin dış politikasında tam bir çöküş, tam bir hezimet yaşanıyor. Suriye ve Irak’ta Türkiye’yi tamamen edilgen bir sürece sokma ve en hayati çıkarlarını bile savunamaz hale getirme başarısını gösteren Davutoğlu stratejisi, çok iddialı olduğu Ortadoğu’nun genelinde de hızlanan bir ivmeyle baş aşağı bir seyir izliyor. Öyle ki, “Ortadoğu’da düzen kurucu ülke” olma iddiasıyla yola çıkan Davutoğlu stratejisi ve diplomasisi bugün bölgedeki belli başlı bütün başkentleri Türkiye’ye düşman etmiş durumda.
Şüphesiz ki, burnu havada, kibirli ve snop bir üslupla izlenen politikalardan farklı bir sonuca ulaşılması da beklenemezdi. Türkiye’nin uzun yıllar boyunca yaşadığı acı tecrübelerle edindiği diplomatik ve siyasi birikimini tamamen hiçe sayan, kendi ideolojik şablonları dışında kalan hiçbir görüşe kıymet vermeyen, hatta bu görüşleri dinleme zahmetine bile katlanamayan, farklı görüşleri küçümseyen, istişareye tamamen kapalı olan, en yapıcı eleştirileri bile düşmanlık veya ihanet olarak gören dar görüşlü bir zihniyetle Türk dış politikasının gelebileceği yer belliydi. Ne yazık ki Davutoğlu diplomasisinin vardığı yer beklenen ve korkulandan bile feci oldu.
Sadece Ortadoğu’da değil, Türkiye bugün hem Avrupa ile olan ilişkilerinde, hem de trans-Atlantik ilişkilerinde tarihinin en sorunlu dönemlerinden birini yaşıyor. Vaziyet o kadar berbat ki Avrupa ülkelerinin birçoğu kendi halkını bile birbirine düşman etmeyi başarmış bu ülkenin sürekli nefret pompalayan başbakanının muhtemel tahribatından kendini kurtarmak isteyen başkentler, bu başbakanın ülkelerini ziyaret etmekten vazgeçirmek için son derece aşağılayıcı bir üslupla açıktan çağrı yapma ihtiyacı duyuyor. Bütün bu tahkir edici çağrılara rağmen fiilen “istenmeyen adam” ilan edildiği ülkeleri ziyarette ısrar edince de, o ülke yönetimleri tarafından kendisine toplantı yapacağı salon vermemek için kırk dereden su getiriyorlar. Siz çevresindeki yalakaların “büyük dünya lideri” gibi temelsiz dalkavukluklarına bakmayın!  Bir ülke ve bir başbakan için gitmek istediği ülkelerce açıktan refüze edilmesinden daha onur kırıcı, daha zelil ve daha berbat ne olabilir ki!
Geçmişteki konjonktürel başarıların verdiği sarhoşluk ve güç zehirlenmesiyle kişilik deformasyonuna yol açacak ölçüde her biri büyük birer kibir abidesine dönüşen iktidar aktörlerinin Türkiye’ye içeride ve dışarıda yaşattıkları ortada. Anti-demokratik politikalar, hak ve hukuk tanımayan uygulamalarla içeride Türk halkını polarize ve birbirlerine düşman eden Erdoğan ve adamları, muhatapları tarafından “küstahlık” olarak tanımlanan üsluplarıyla dışarıda da Türkiye’yi hızla izole ediyorlar. İçerideki istişare yokluğu ve farklı fikirleri düşmanlaştırma eğilimin dış politikada da aynısıyla tekrarlandığına şahitlik ediyoruz. Doğrusunu söylemek gerekirse, Irak siyasetinin çökmesi, Suriye siyasetinin çökmesi, Mısır ve İsrail siyasetinin çıkmaza girmesinin başka bir açıklaması bulunmuyor. AB ve ABD ile olan gergin ilişkiler, Ukrayna ve Kırım gelişmelerinden sonra Rusya ile olan ilişkilerdeki kafa karışıklığı, yönünü yitirmiş bir aktörün sağa sola yalpalayan, şuursuzca oraya buraya çarpan bir bilinçsizlik hali sergiliyor.
Dışarıda olduğu kadar içeride de sebep olunan sosyo-politik fragmantasyon ve sürekli serpilen nefret ve düşmanlık tohumlarıyla beslenen kutuplaşma Alevilerle Sünniler, Kürtlerle Türkler, muhafazakarlarla seküler çevreler, sivil toplum hareketleriyle devlet iktidarını gasp etmiş klikler arasında düşmanlığa varan sorunlara ve kırılmalara yol açıyor.
Hem içerideki, hem de dışarıdaki bu yakıcı sorunların temelinde ise iktidara çöreklenmiş bu dar ve azgın kliğe hakim olan şahsiyet hamlıkları ve ülkenin hava ve su kadar ihtiyaç duyduğu siyasal olgunluktan ciddi mahrumiyetleri bulunuyor. Öyle ki, Türk siyasetinin son 12 yılına damgasını vuran iktidar partisi çevrelerinde, son birkaç yıldır tutarlılık ve ilkeli tavırdan uzak şahsiyetsizlikten bol bir şeye rastlanamazken, siyasal olgunluk ise yokluğundan en fazla mustarip olunan değeri teşkil ediyor. İşte böyle bir vasatta, gırtlağına kadar hırsızlık, yolsuzluk, rüşvet ve yozlaşmaya batmış AKP ve Erdoğan hükümetinin ülkeyi sürüklediği uçurumun büyük oranda farkında olduklarından dolayı, özellikle son zamanlarda muhalefette beliren siyasal olgunluk emareleri, siyasetteki kısır döngünün sebep olduğu hayati sorunlar ve karamsarlıktan bunalmış geniş kitlelere büyük bir umut veriyor.
30 Mart 2014 yerel seçimleri öncesinden başlayarak siyasi yelpazenin ortasında birbirine zıt konumda bulunan muhalefet partilerinden CHP ve MHP arasındaki ilişkilerde gözlenen bu siyasal olgunluk tecrübeleri özellikle Türk siyasetinin geleceğini sağlıklı bir zemin üzerinde şekillendirmede büyük önem arz ediyor. Türkiye’nin ve Türk siyasetinin muhtaç olduğu bu yeni siyasi anlayış, şimdilik çok somut ve başarılı sonuçlar almamış olsa da, gelecek için umut veriyor. Doymak bilmez siyasal iktidar hırsının sebep olduğu körlükle Türkiye’yi uçuruma sürükleyen Erdoğan’a bir “dur” diyebilmek için cumhurbaşkanlığı seçimlerine yönelik MHP lideri Devlet Bahçeli’nin ortaya attığı “muhalefetin ortak bir çatı adayı gösterme” teklifi bahsini ettiğimiz bu siyasal olgunluğun güzel bir örneğiydi. CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu’nun ise, Türk siyasetinde örneğine fazla rastlanılmayan bu yerinde teklifi kabul etmenin de ötesine geçerek uygulamaya geçirmek için bizzat kolları sıvaması ise çok daha büyük bir siyasal olgunluktu.  
Seküler ve Kemalist bir sol geçmişe ve geleneğe sahip CHP’nin muhafazakar, dindar ve sağ kimliğiyle bilinen saygın bir ilim adamı olan İslam İşbirliği Örgütü (OIC) eski Genel Sekreteri Prof. Dr. Ekmeleddin İhsanoğlu’nu ortak “çatı adayı” olarak MHP’ye teklif etmesi ise Türk siyasetinde bilinen tüm ezberleri bozan ve geleneksel tüm kalıpları yıkan devrim niteliğindeki bir adımdır. Uluslararası çapta değerli bir ilim adamı ve iyi yetişmiş yetenekli bir diplomat olan İhsanoğlu, gireceği cumhurbaşkanlığı yarışında başarılı da olabilir, başarısız da. Bu konuda yorum yapmak için henüz erken. Sonuçları bekleyip göreceğiz. Ama gönül rahatlığıyla şimdiden şunu söyleyebilirim ki, İhsanoğlu kazansa da kazanmasa da cumhurbaşkanlığı seçiminin kazanını İhsanoğlu’nu ortak aday gösterme olgunluğunu sergileyen CHP ve MHP olmuştur. Gösterdikleri bu siyasal olgunluktan dolayı Kılıçdaroğlu ve Bahçeli’nin şahsında CHP ve MHP ne kadar takdir ve tebrik edilse azdır.
Seçimlerde AKP’ye oy vermiş seçmenler de dahil olmak üzere CHP ve MHP’ye gönül vermiş kitlelerin yanı sıra tüm diğer siyasi parti ve gruplar da, bugün Türkiye’nin en fazla ihtiyaç duyduğu istişare, uzlaşı arayışı ve siyasal olgunluğun bir semeresi olan İhsanoğlu formülüne umarım sahip çıkar. Yine umarım ki, ortaya çıkan isimden ziyade, bu süreçte benimsenen siyasal üslubun ve incelikli medeni tarzın kıymeti her kesim tarafından takdir edilir ve bunun gereği yapılır.  
Muhalif partilerin ülkenin ve milletin çıkarları, hukuk sisteminin yeniden tesisi demokrasinin geleceği için attıkları ilk adım niteliğindeki bu uzlaşı, anlayış birlikteliği ve sergiledikleri siyasal olgunluk ülkemiz ve milletimize hayırlı olsun!