Türkiye'de ilk kez halkın seçeceği cumhurbaşkanı seçimi için sandıkların milletin önüne gelmesine sadece günler kaldı. Yurtdışında yaşayan vatandaşlarımızın,
seyahat halinde oldukları için gümrük kapılarında oy kullanacaklar
hariç, oy kullanma işlemleri ise tamamlandı. Bu şartlarda seçime günler
kala bir durum analizi yapmak farz oldu.
Bu seçimlerin sıradan bir
cumhurbaşkanlığı seçimi değil adeta rejim tercihine dair bir seçim
olacağı konusunda neredeyse hemen herkes mutabık. Devlet gücünü ve kamu
imkânlarını keyfince kullanarak, “çıkar çatışması” ilkesini göz ardı
ederek başbakan koltuğundayken cumhurbaşkanlığı kampanyası yürütmekte
herhangi bir etik sakınca görmeyen Başbakan Erdoğan'a göre, halkın
oylarıyla devletin en yüksek konumuna çıkacak kişi, cumhurbaşkanının
Anayasa'daki yetki ve sorumluluk tanımları ne olursa olsun, güçler
ayrılığı ilkesi, kontrol ve fren (check and balances) mekanizmalarından
azade olmak kaydıyla, bir başkanlık sistemindeki kadar güçlü bir başkan
olmalı.
Ancak tüm yıpratma ve aşındırma çabalarına rağmen bu
ülkenin rejimi hala cumhuriyet olmaya devam ettiği için Başbakan Erdoğan
ve yandaşları gönüllerinden geçen yerine şeklen bu rejime uygun bir
tanımlama peşinde olmaya da özen gösteriyorlar. Yani “sultan” gücünde
bir cumhurbaşkanı diyebilme cesaret ve samimiyetini gösteremiyorlar.
Oysa herkes biliyor ki, kendisi ve çevresi gırtlağına kadar yolsuzluk,
rüşvet ve usulsüzlük iddialarına gömülmüş olan bu lider, yüksek dozda
propaganda ve algı yönetimi taktikleri sayesinde edineceği halk
desteğiyle eline geçireceği gücü sıradan bir cumhurbaşkanlığı görevini
yerine getirmekte kullanmakla yetinmeyecek. Öyle bir lider ki bu, büyük
ölçüde felç edilen demokratik hukuk sisteminin geriye kalan kısmının ve
demokratik muhalefetin kendisiyle ilgili ayyuka çıkan yolsuzluk,
hırsızlık ve rüşvet iddialarının üzerine gitmesini tamamen engelleyecek
bir fiilî despotik sultanlık rejimi kurma peşinde olduğunu her haliyle
hissettiriyor.
En temel endişesi kendisi, yakınları ve çevresi
hakkındaki yolsuzluk ve hırsızlık suçlamalarını örtmek ve yargıdan
kurtarmak olan bu lider, söz konusu niyet ve isteğini zaten saklama
gereği de duymuyor. Ülkenin bütün şehirlerinde kafanızı kaldırdığınızda
hemen her yerde ilk görebileceğiniz propaganda ve afişlerinde
kendisinden belki “Sultan” olarak değil ama “Reis” olarak bahsettiriyor.
Mevcut gidişat ve şartlar göz önüne alındığında, çoğulculuk yerine
çoğunluğun hükümranlığını, hak yerine gücü, adalet yerine zulmü,
toplumsal uyum ve uzlaşma yerine kutuplaştırmayı, destekçi kitlelerine
sükunet telkin etmek yerine sınırsız ajitasyon ve kışkırtmayı,
kesintisiz sürdürdüğü iftira, yalan ve yüksek dozlu nefret söylemini
zaten zirvede olan anti-demokratik gücünü daha da artırmanın
basamaklarına dönüştürmek isteyen bu liderin “Reis” olma takıntısı,
ancak Mussolini'nin “Il Duce”, Hitlerin “Führer” olma arzusu kadar masum
görülebilir.
Gücü ve hukuk önündeki sorumsuzluğu kolayca “Sultan”
yerine ikame edilebilecek nitelikteki bir “Reislik” hedefleyen
Erdoğan'ın bu amacına ulaşmak için yapmayacağı, istismar ya da
suiistimal etmeyeceği herhangi bir şey olacağı kanaatinde değilim.
Neticede burada Seçim Kanunu gereği kamu imkânlarını kullanması yasak
olmasına rağmen Başbakanlık makam aracında plaka sahtekârlığına kadar
tenezzül edebilecek bir kuralsızdan bahsediyoruz. Sadece, halkın
tamamının ödediği vergilerle finanse edilen TRT ve Anadolu Ajansı'nın
objektif kamu yayıncılığını mezara gömüp Erdoğan'ın şahsî propaganda
makinesine dönüştürülmesi bile yapılacak seçimlerin ne kadar adaletsiz
ve anti-demokratik şartlarda gerçekleşmekte olduğunu anlamaya yeter.
Kaldı ki, her türlü gayri meşru ve etik dışı yöntemlerle ele geçirilerek
veya yine kamu imkânlarının istismarı yoluyla oluşturulan sermaye
aracılığıyla satın alınarak tamamen Erdoğan'ın kara propaganda
makinelerine dönüştürülen ya da iktidar gücü suiistimal edilerek türlü
baskılarla iradesi teslim alınan, özgür sesleri tek tek susturulan bir
medyanın özenle dizayn edildiği bir ülkede yapılacak seçimler en fazla
Beşşar Esed'in, Hüsnü Mübarek'in ya da Saddam Hüseyin'in seçimleri kadar
demokratik olacaktır. AGİT de aynı kanaatleri ve endişeleri taşıyor
olmalı ki, bu konuda defaatle açıklamalar yapmakla yetinmeyip,
Türkiye'de bir seçim gözlem ofisi kurma kararı almış bulunuyor.
CUMHURBAŞKANLIĞI SEÇİMİ SON FIRSAT OLABİLİR
Seçim
yasalarını maniple eden, demokratik seçimlerin hukukî garantörü olması
gereken yargıyı tamamen felç ederek bir yandaş aygıta dönüştüren, son
yerel seçimlerde hile ve yolsuzluk yaptığı şayialarına yol açan, siyasi
amaçları için kamu imkânlarını sınırsızca kullanan bu anti-demokratik
zihniyete ve kural, etik tanımaz tavırlara rağmen bu despotik gidişe dur
demenin hiç mi imkânı kalmamıştır? Elbette ki “hiç kalmamıştır demek”
şu aşamada bana göre yanlış olur. Çünkü, pazar günü yapılacak
cumhurbaşkanı seçimleri demokratik cumhuriyet rejiminin, parlamenter
sistemin, hukuk devletinin, milletin birlik ve beraberliğinin, ülkenin
bütünlüğünün, sosyal dokunun, basın, ifade, toplantı gibi temel hak ve
özgürlüklerin korunmasını sağlayacak yeni bir sürece girmek için hayati
derecede önemlidir ve umutları diri tutmak gerekir.
Partili
cumhurbaşkanı, icracı cumhurbaşkanı, “Reis” gibi söylemlerle
Anayasa'daki yetkilerinin sınırlarına riayet etmeyeceğini açıkça
söyleyen Erdoğan'ın icranın yanı sıra yasama ve yargı erklerinin tüm
kontrolünü eline geçirerek bir tek adam rejimi kurmasının önüne geçmek
için pazar günü yapılacak seçimler zaten bir son fırsat niteliğindedir.
Tabii ki, iki turlu bu seçimlerin favorisi, bütün oyun planını ilk turda
kazanmak üzere kuran Erdoğan'dır. Bu yüzden cumhuriyet rejiminin,
demokrasi ve hukuk sisteminin önündeki tehlike çok ama çok büyüktür. Ama
bu durum, neredeyse tüm muhalif partilerin ve Erdoğan yandaşı olmayan
tüm toplumsal kesimlerin üzerinde mutabık olduğu Ekmeleddin
İhsanoğlu'nun hiçbir şansı yoktur anlamına gelmez. Çünkü ben, çoğu
siyasi gözlemcinin aksine 30 Mart yerel seçimlerinde AKP'nin aldığı
yüzde 43'lük oy desteğinin kemik bir destek ve Erdoğan için garanti
olduğu kanaatinde değilim. Yüzde 43 garanti olsa dahi Erdoğan'ın bu
desteği 30 Mart'tan bu yana yüzde 50'nin üzerine taşımayı sağlayacak
hangi başarısı ya da cazibe unsuru bulunuyor?
Neticede Mısır,
Suriye, Irak, Filistin, Musul'daki rehine krizi, AB, ABD politikaları
başta olmak üzere dış politikada Cumhuriyet döneminin en büyük
başarısızlıkları üst üste geliyor. İzlenen tutarsız ve sadece boş
hayallere dayalı temelsiz ve gerçekçi olmayan politikalar yüzünden
Türkiye'nin itibarı hem Batı'da, hem de Doğu'da tarihinin en berbat
seviyesine gerilemiş bulunuyor.
Erdoğan ve medyası ile siyasetteki
bazı ateşli yandaşlarının nefret suçu sınırlarını çoktan aşan
kutuplaştırıcı kin ve nefret söylemi yüzünden toplumsal barış ve huzur
ortamı tarumar edilmiş durumda. Öte yandan, Erdoğan ve bakanları hukuk
ve yargı sistemine o kadar çok müdahale edip, keyfince yargısal kurgular
yapabiliyorlar ki Türkiye'den artık bir “hukuk devleti” diye
bahsetmenin neredeyse imkânı kalmadı. Boş dosyalar ve temelsiz, kanıtsız
suçlamalarla 22 Temmuz'da ve 5 Ağustos'ta yapılan operasyonlar
yargıdaki bu kötü gidişatın berbat sonuçları niteliğinde. Dahası başta
basın ve ifade özgürlükleri olmak üzere tüm hak ve özgürlükler alanında
son bir-iki yılda Türkiye en az 30 yıl geriye gitmiş durumda.
Her
ne kadar Erdoğan hükümeti ve medyası ekonomide pembe tablolar çizmeye
devam ediyor olsa da Türkiye'nin büyük bir ekonomik krizin eşiğinde
olduğuna dair endişeler son dönemde zirve yapmış durumda. Bu endişeler
hükümetin hâlâ sağduyusunu korumaya çabalayan bazı bakanları tarafından
da paylaşılıyor. Hal böyleyken Erdoğan'ın son 5 ay içerisinde oy oranını
yüzde 50'nin üzerine çıkarmasını beklemek yerine “Acaba yüzde 43'lük
desteğini hâlâ koruyabiliyor mu?” diye sormak bana daha mantıklı
geliyor. Bu şartlarda Erdoğan'ın ta en baştan beri birinci turda olmasa
bile ikinci turda kendisini kurtaracak iki stratejik oy deposuna ihtiyaç
duyduğu ve bunlara güvendiği biliniyordu: Yurtdışında ilk kez
kullanılacak 3 milyon civarındaki oy ve yapılacak pazarlıklar sonucu
destekleri alınacak olan PKK tesiri altındaki Kürt oyları.
DEMOKRATİK BİR ÜLKE Mİ, YOKSA DESPOTİK BİR ORTADOĞU ÜLKESİ Mİ?
Yurtdışında
yüzde 5'lik katılım oranıyla Erdoğan'ın iki ayaklı kurtuluş
stratejisinin bir ayağı neredeyse tamamen çökmüş oldu. Doğal olarak bu
durumda belirleyici Kürt oyları çok daha önemli ve stratejik bir konuma
yükseldi. Ancak HDP'nin adayı Selahattin Demirtaş'ın seçim
kampanyasındaki sert üslubu Erdoğan'ın umduğu Kürt oylarının birinci
turda gelmeyeceğinin delili olarak okunabilir. 15 gün sonra yapılacak
ikinci turda ise birinci turda kendisine karşı bu kadar ajite edilmiş
Kürt oylarının Erdoğan'a yönlendirilmesinin o kadar da kolay
olmayacağını tahmin edebiliriz. Zaten bunun farkında olan Erdoğan türlü
ayak oyunları ve algı operasyonlarıyla MHP, BBP'nin milliyetçi tabanı
ile Erdoğan'a mesafeli muhafazakâr bazı gruplara yönelik etik dışı
hamleler yapmaktan geri durmuyor.
Tüm bu şartların ışığında
Erdoğan her ne kadar hâlâ seçimlerin favorisi gibi gözükse de,
kamuoyunda sakin kişiliği ve nezaketi ile tanınmaya ve takdir toplamaya
başlayan muhalefetin ortak adayı İhsanoğlu'nun seçimlerde büyük bir
sürpriz yapmayacağını peşinen söyleyemeyiz. Çok tuhaf ama Türkiye'nin
demokrasi ve hukuk devletine doğru yeniden dümen kıracak bir ülke mi
olacağını, yoksa Ortadoğu'nun sıradan despotik ülkelerinden biri olma
yolunda mı ilerleyeceğini işte bu sürprizin gerçekleşmesi ya da
gerçekleşmemesi belirleyecek.
Not: Bu yazı ilk olarak 6 Ağustos 2014 tarihli Zaman Gazetesi'nde yayınlanmıştır.
For English: http://www.todayszaman.com/columnist/bulent-kenes/report-of-situation-ahead-of-the-critical-election_354737.html
İhsanoğlu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İhsanoğlu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
7 Ağustos 2014 Perşembe
1 Temmuz 2014 Salı
“Bir bölen”den cumhurbaşkanı olmaz!
Bugün büyük bir
alayişle Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın adaylığının da açıklanmasından sonra
cumhurbaşkanlığı seçiminde yarışacak isimler netleşmiş oldu. Bu saatten sonra
çok büyük bir sürpriz olmazsa seçimler AKP Başkanı ve Başbakan Erdoğan, muhalefet
partileri CHP ve MHP’nin ortak adayı İslam İşbirliği Teşkilatı (İİT) eski Genel
Sekreteri Ekmeleddin İhsanoğlu ve Kürtler üzerinden kimlik siyaseti yapan HDP’nin
adayı Selahaddin Demirtaş arasında yaşanacak.
En azından ilk turda Erdoğan’a
sadece AKP seçmeninin (belki AKP seçmeninin de bir kısmının), Demirtaş’a HDP
seçmeninin ve belki bazı sol siyasi grupların, İhsanoğlu’na ise daha geniş bir
spekturumdan toplumun farklı kesimlerinin destek vereceğini tahmin edebiliriz.
Ülkenin bütünlüğünü ve milletin birliğini temsil eden bir makam olarak
cumhurbaşkanlığına sadece kendi partisinin desteğiyle çıkan bir ismin toplumun
tamamını kucaklamasının önünde ciddi bariyerler olması doğaldır. Hele hele bu
isim, sıklıkla nefret suçu kapsamına girebilecek düzeyde toplumun farklı
kesimlerini ayrıştırıcı, ötekileştirici, bölücü, düşmanlaştırıcı, şeytanlaştırıcı
dışlayıcı bir dil ve siyaseti tercih ediyorsa cumhurbaşkanlığı makamının birlik
ve bütünlük temsilinden fersah fersah uzaktadır.
Bu açıdan, her ne kadar alacağı oy peşinen kat
be kat fazla dahi olsa Erdoğan milli birlik ve bütünlüğü temsil kapasitesi açısından
Demirtaş’ın bile gerisindedir. Seçim öncesinde terör örgütü PKK ile girişeceği
kirli pazarlıklarla şayet HDP’nin oyunu kendisine yönlendiremezse Erdoğan’ın
dayanacağı tek sosyo-politik entiteyi AKP seçmeni teşkil edecektir. Oysa irili
ufaklı bazı sol yapılardan destek alabileceğini tahmin ettiğimiz Demirtaş’ın
bile farklı görüş ve kesimleri temsil tabanının daha geniş ve çeşitli olacağını
söyleyebiliriz. Ama her ikisi de daha baştan CHP ve MHP gibi siyasi yelpazenin
merkezdeki iki ucu tarafından aday gösterilen, dahası BBP ve SP gibi küçük
partilerin, diğer siyasi ve toplumsal kesimlerin destek vereceğini tahmin
ettiğimiz İhsanoğlu kadar kucaklayıcı ve kuşatıcı olamayacaklardır. Bu açıdan
cumhurbaşkanlığı makamının gerektirdiği temsili ve sembolik niteliğe asla haiz
olamayacaklardır.
Sakın yanlış
anlaşılmasın. Burada bahsettiğim adayların muhtemelen alacağı oy oranları
değil. Erdoğan, İhsanoğlu veya Demirtaş’ın alacağı oydan kat ve kat fazlasını
alacak olsa bile bu analizin dayandığı mantık değişmez. Daha somut konuşacak
olursak Demirtaş’ın zaten seçilme şansı bulunmuyor. Seçimlerin birinci turundan
önce Erdoğan’ı PKK ile anlaşmaya zorlamak üzere gösterilmiş bir blöf adayı ya
da pazarlık kartı niteliğinde. Bu anlaşma birinci turdan önce PKK’nın arzu
ettiği şekilde gerçekleşmezse, mutlaka ikinci tur öncesinde gerçekleşeceğini
şimdiden tahmin edebiliriz. Ama Erdoğan hızlı hareket eder ve PKK’yı ikna edebilirse
Demirtaş’ın adaylığının birinci turda bile hiç hükmünde olacağını şimdiden
söyleyebiliriz.
Ama bu Demirtaş’ın
adaylığının tamamen anlamsız olduğu anlamına hiç gelmiyor. Hatta Demirtaş’ın
adaylığı ve Kürt seçmenin oylarının cumhurbaşkanlığı seçimlerinde ana belirleyici
(King maker) niteliğinde olduğunu bile değerlendirebiliriz. Sorun şuradaki
Demirtaş’ın adaylığı sahih bir adaylık olmaktan öte, PKK için pazarlıkta elini
güçlendirecek bir taktik hamle niteliğindedir. Şayet PKK ile Erdoğan
anlaşabilirse Demirtaş’ın adaylığının yok hükmünde olduğunu ve Kürtlerin
desteğiyle Erdoğan’ın birinci turda cumhurbaşkanı seçileceğini hep birlikte
göreceğiz.
İster birinci turdan
önce PKK ile anlaşarak ilk turda seçilsin, isterse anlaşmayı sona bırakarak
ikinci turda seçilsin hiçbir şey değişmez. Her iki durumda da Erdoğan asla Türkiye’yi
temsil edecek uygun bir cumhurbaşkanı olamayacaktır. Belki olmak bile
istemeyecektir. Kaldı ki, ana teması “Yeni Türkiye” olan adaylık açıklama
toplantısına muhalif medya organlarını davet etmeyerek korkunç bir ayrımcılığa
imza atan Erdoğan’ın cumhurbaşkanlığında demokratik bir temsil görevi
göreceğini düşünmek saflıktan öte aptallık olacaktır.
Tam 7 aydır durmaksızın
yargısız infazda bulunduğu, iftira üzerine iftira attığı, en aşağılık
hakaretlerle ve yalanlarla hedef aldığı Hizmet Hareketi’ne karşı “Cadı avıysa
cadı avı… Biz bu cadı avını yapacağız” diyebilen ve bunun için şeytanların bile
aklına gelmeyecek envai çeşit tuzak ve kumpaslar kuran, suçsuz insanları
suçlayabilmek için olmayan suçlara olmayan deliller üretme çabasına giren biri
milletin birlik ve bütünlüğünü hiç temsil edebilir mi? Edemezse böyle birinden
hiç cumhurbaşkanı olur mu?
Kürt vatandaşlarımızın
en tabii demokratik, kültürel, sosyal ve siyasal haklarını hiçbir koşula tabii
kılmadan ve hiçbir müzakereye konu etmeden anında teslim etmek yerine, bu
hakları terör örgütü PKK ile müzakere konusu yapan, Kürtlerin haklarının
teslimini pazarlığın gidişatına bağlayan, ancak PKK adım attıkça adım atan ve
bunu korkunç bir medya kampanyasıyla bulunmaz bir çözüm projesi gibi sunan
birinden hiç cumhurbaşkanı olur mu?
Alevi vatandaşlarımıza
karşı sürekli kin ve nefret söylemi kullanan, 269 gün komada kalmış henüz 14
yaşındaki Berkin Elvan’ını kaybetmiş bir Alevi anneyi seçim meydanlarında on binlerce
insana yuhalatma merhametsizliğini gösteren birinden hiç cumhurbaşkanı olur mu?
Yapılan 7 çalıştayla sorunun da çözüm yollarının da ne olduğu apaçık ortaydayken
Alevi vatandaşlarımızın sorununu yok sayıp, halkımızın bu kesimini sürekli
olarak diğer kesimlerinin gözünde düşmanlaştırmaya çabalayan birinden hiç
cumhurbaşkanı olur mu?
Kendi vatandaşı olan
Ortodoks Hıristiyanların din adamı eğitimi için açılması hiçbir şarta bağlı
olmaksızın derhal gerçekleştirilmesi gereken Heybeliada Ruhban Okulu konusunda “Heybeliada
Ruhban okulunun açılması iki dakikalık bir iş. Ama önce Yunanistan’ın Atina’da
cami inşaasına ve Batı Trakya’da Türklerin kendi müftülerini seçmelerine izin
vermesini görelim” diyecek kadar, kendisinden farklı dine sahip vatandaşlarının
en temel insan hakkını bile bir başka ülkeyle pazarlık konusu yapacak kadar demokratik
görgüsüzlük sayılan bir tavrı benimseyen birinden hiç cumhurbaşkanı olur mu?
Kendisinin ve
yakınlarının adı Türkiye Cumhuriyeti tarihinin ve belki de dünya tarihinin en
büyük rüşvet ve yolsuzluk iddialarına karışan, her medeni insanın yapması
gerektiği gibi şeffaf ve adil bir yargısal süreçle bu korkunç iddialardan
aklanmayı tercih etmek yerine, kendisini ve yakınlarını yargıdan kurtarmak için
demokratik hukuk devletini tarumar ederek hırsız, rüşvetçi, yolsuz damgasını
hala alnında taşıyan birinden hiç cumhurbaşkanı olur mu?
Yakın siyasi geçmişinde
milli birlik ve bütünlüklerini tehlikeye atacak şekilde Mısır, Suriye, Libya,
Irak gibi ülkelerin son derece tehlikeli bir maceracılıkla içişlerine müdahale
etmekte bir sakınca görmeyen ve bu yüzden on binlerce insanın ölümünde şöyle ya
da böyle pay sahibi olan birinden hiç cumhurbaşkanı olur mu?
Aşırı hırsın, hep daha
fazla güce duyduğu doymak bilmez açlığın ve tatmin olmaz şehvetin yol açtığı körlükle
izlediği tutarsız dış politika neticesinde neredeyse dünyada Türkiye’nin
sorunlu olmadığı bir ülke bırakmayan, Almanya ve Avusturya’ya yaptığı son iki
ziyarette olduğu gibi gittiği ülkelerde “Hoş gelmediniz!” manşetleriyle
karşılanan birinden hiç cumhurbaşkanı olur mu?
Erdoğan seçimlerde
belki cumhurbaşkanı seçilir, belki de seçilemez. Benim için bunun hiçbir önemi
yok. İsterse yüzde 90 oyla seçilmiş olsun, Erdoğan gibi toplumu ve ülkeyi bölen,
rejimin demokratik hukuk devleti karakterini tamamen yok eden, inanç, fikir ve
basın özgürlüğüne alabildiğine saygısız, Türkiye’yi medeni dünyadan koparan ve
pek çok ülkeyi Türkiye’ye düşman etmeyi başaran birinden asla cumhurbaşkanı
olmaz!
17 Haziran 2014 Salı
Çöküş ve siyasi olgunluk
Türkiye gerek iç siyaset, gerekse dış siyaset açısından tarihinin en zor döneminden geçiyor. Suriye ve Irak’taki gelişmelerle iyice kristalize olduğu gibi Türkiye’nin dış politikasında tam bir çöküş, tam bir hezimet yaşanıyor. Suriye ve Irak’ta Türkiye’yi tamamen edilgen bir sürece sokma ve en hayati çıkarlarını bile savunamaz hale getirme başarısını gösteren Davutoğlu stratejisi, çok iddialı olduğu Ortadoğu’nun genelinde de hızlanan bir ivmeyle baş aşağı bir seyir izliyor. Öyle ki, “Ortadoğu’da düzen kurucu ülke” olma iddiasıyla yola çıkan Davutoğlu stratejisi ve diplomasisi bugün bölgedeki belli başlı bütün başkentleri Türkiye’ye düşman etmiş durumda.
Şüphesiz ki, burnu havada,
kibirli ve snop bir üslupla izlenen politikalardan farklı bir sonuca ulaşılması
da beklenemezdi. Türkiye’nin uzun yıllar boyunca yaşadığı acı tecrübelerle
edindiği diplomatik ve siyasi birikimini tamamen hiçe sayan, kendi ideolojik
şablonları dışında kalan hiçbir görüşe kıymet vermeyen, hatta bu görüşleri
dinleme zahmetine bile katlanamayan, farklı görüşleri küçümseyen, istişareye
tamamen kapalı olan, en yapıcı eleştirileri bile düşmanlık veya ihanet olarak
gören dar görüşlü bir zihniyetle Türk dış politikasının gelebileceği yer
belliydi. Ne yazık ki Davutoğlu diplomasisinin vardığı yer beklenen ve
korkulandan bile feci oldu.
Sadece Ortadoğu’da değil, Türkiye
bugün hem Avrupa ile olan ilişkilerinde, hem de trans-Atlantik ilişkilerinde
tarihinin en sorunlu dönemlerinden birini yaşıyor. Vaziyet o kadar berbat ki Avrupa
ülkelerinin birçoğu kendi halkını bile birbirine düşman etmeyi başarmış bu
ülkenin sürekli nefret pompalayan başbakanının muhtemel tahribatından kendini
kurtarmak isteyen başkentler, bu başbakanın ülkelerini ziyaret etmekten
vazgeçirmek için son derece aşağılayıcı bir üslupla açıktan çağrı yapma
ihtiyacı duyuyor. Bütün bu tahkir edici çağrılara rağmen fiilen “istenmeyen
adam” ilan edildiği ülkeleri ziyarette ısrar edince de, o ülke yönetimleri
tarafından kendisine toplantı yapacağı salon vermemek için kırk dereden su
getiriyorlar. Siz çevresindeki yalakaların “büyük dünya lideri” gibi temelsiz dalkavukluklarına
bakmayın! Bir ülke ve bir başbakan için gitmek
istediği ülkelerce açıktan refüze edilmesinden daha onur kırıcı, daha zelil ve
daha berbat ne olabilir ki!
Geçmişteki konjonktürel başarıların
verdiği sarhoşluk ve güç zehirlenmesiyle kişilik deformasyonuna yol açacak
ölçüde her biri büyük birer kibir abidesine dönüşen iktidar aktörlerinin Türkiye’ye
içeride ve dışarıda yaşattıkları ortada. Anti-demokratik politikalar, hak ve
hukuk tanımayan uygulamalarla içeride Türk halkını polarize ve birbirlerine
düşman eden Erdoğan ve adamları, muhatapları tarafından “küstahlık” olarak
tanımlanan üsluplarıyla dışarıda da Türkiye’yi hızla izole ediyorlar. İçerideki
istişare yokluğu ve farklı fikirleri düşmanlaştırma eğilimin dış politikada da
aynısıyla tekrarlandığına şahitlik ediyoruz. Doğrusunu söylemek gerekirse, Irak
siyasetinin çökmesi, Suriye siyasetinin çökmesi, Mısır ve İsrail siyasetinin
çıkmaza girmesinin başka bir açıklaması bulunmuyor. AB ve ABD ile olan gergin
ilişkiler, Ukrayna ve Kırım gelişmelerinden sonra Rusya ile olan ilişkilerdeki
kafa karışıklığı, yönünü yitirmiş bir aktörün sağa sola yalpalayan, şuursuzca
oraya buraya çarpan bir bilinçsizlik hali sergiliyor.
Dışarıda olduğu kadar içeride de
sebep olunan sosyo-politik fragmantasyon ve sürekli serpilen nefret ve düşmanlık
tohumlarıyla beslenen kutuplaşma Alevilerle Sünniler, Kürtlerle Türkler, muhafazakarlarla
seküler çevreler, sivil toplum hareketleriyle devlet iktidarını gasp etmiş
klikler arasında düşmanlığa varan sorunlara ve kırılmalara yol açıyor.
Hem içerideki, hem de dışarıdaki bu
yakıcı sorunların temelinde ise iktidara çöreklenmiş bu dar ve azgın kliğe
hakim olan şahsiyet hamlıkları ve ülkenin hava ve su kadar ihtiyaç duyduğu siyasal
olgunluktan ciddi mahrumiyetleri bulunuyor. Öyle ki, Türk siyasetinin son 12
yılına damgasını vuran iktidar partisi çevrelerinde, son birkaç yıldır tutarlılık
ve ilkeli tavırdan uzak şahsiyetsizlikten bol bir şeye rastlanamazken, siyasal
olgunluk ise yokluğundan en fazla mustarip olunan değeri teşkil ediyor. İşte
böyle bir vasatta, gırtlağına kadar hırsızlık, yolsuzluk, rüşvet ve yozlaşmaya
batmış AKP ve Erdoğan hükümetinin ülkeyi sürüklediği uçurumun büyük oranda farkında
olduklarından dolayı, özellikle son zamanlarda muhalefette beliren siyasal olgunluk
emareleri, siyasetteki kısır döngünün sebep olduğu hayati sorunlar ve
karamsarlıktan bunalmış geniş kitlelere büyük bir umut veriyor.
30 Mart 2014 yerel seçimleri
öncesinden başlayarak siyasi yelpazenin ortasında birbirine zıt konumda bulunan
muhalefet partilerinden CHP ve MHP arasındaki ilişkilerde gözlenen bu siyasal
olgunluk tecrübeleri özellikle Türk siyasetinin geleceğini sağlıklı bir zemin
üzerinde şekillendirmede büyük önem arz ediyor. Türkiye’nin ve Türk siyasetinin
muhtaç olduğu bu yeni siyasi anlayış, şimdilik çok somut ve başarılı sonuçlar
almamış olsa da, gelecek için umut veriyor. Doymak bilmez siyasal iktidar hırsının
sebep olduğu körlükle Türkiye’yi uçuruma sürükleyen Erdoğan’a bir “dur”
diyebilmek için cumhurbaşkanlığı seçimlerine yönelik MHP lideri Devlet Bahçeli’nin
ortaya attığı “muhalefetin ortak bir çatı adayı gösterme” teklifi bahsini
ettiğimiz bu siyasal olgunluğun güzel bir örneğiydi. CHP lideri Kemal
Kılıçdaroğlu’nun ise, Türk siyasetinde örneğine fazla rastlanılmayan bu yerinde
teklifi kabul etmenin de ötesine geçerek uygulamaya geçirmek için bizzat
kolları sıvaması ise çok daha büyük bir siyasal olgunluktu.
Seküler ve Kemalist bir sol geçmişe
ve geleneğe sahip CHP’nin muhafazakar, dindar ve sağ kimliğiyle bilinen saygın
bir ilim adamı olan İslam İşbirliği Örgütü (OIC) eski Genel Sekreteri Prof. Dr.
Ekmeleddin İhsanoğlu’nu ortak “çatı adayı” olarak MHP’ye teklif etmesi ise Türk
siyasetinde bilinen tüm ezberleri bozan ve geleneksel tüm kalıpları yıkan devrim
niteliğindeki bir adımdır. Uluslararası çapta değerli bir ilim adamı ve iyi
yetişmiş yetenekli bir diplomat olan İhsanoğlu, gireceği cumhurbaşkanlığı
yarışında başarılı da olabilir, başarısız da. Bu konuda yorum yapmak için henüz
erken. Sonuçları bekleyip göreceğiz. Ama gönül rahatlığıyla şimdiden şunu söyleyebilirim
ki, İhsanoğlu kazansa da kazanmasa da cumhurbaşkanlığı seçiminin kazanını İhsanoğlu’nu
ortak aday gösterme olgunluğunu sergileyen CHP ve MHP olmuştur. Gösterdikleri
bu siyasal olgunluktan dolayı Kılıçdaroğlu ve Bahçeli’nin şahsında CHP ve MHP
ne kadar takdir ve tebrik edilse azdır.
Seçimlerde AKP’ye oy vermiş
seçmenler de dahil olmak üzere CHP ve MHP’ye gönül vermiş kitlelerin yanı sıra tüm
diğer siyasi parti ve gruplar da, bugün Türkiye’nin en fazla ihtiyaç duyduğu
istişare, uzlaşı arayışı ve siyasal olgunluğun bir semeresi olan İhsanoğlu
formülüne umarım sahip çıkar. Yine umarım ki, ortaya çıkan isimden ziyade, bu
süreçte benimsenen siyasal üslubun ve incelikli medeni tarzın kıymeti her kesim
tarafından takdir edilir ve bunun gereği yapılır.
Muhalif partilerin ülkenin ve
milletin çıkarları, hukuk sisteminin yeniden tesisi demokrasinin geleceği için attıkları
ilk adım niteliğindeki bu uzlaşı, anlayış birlikteliği ve sergiledikleri
siyasal olgunluk ülkemiz ve milletimize hayırlı olsun!
Etiketler:
Bahçeli,
CHP,
Davutoğlu,
dış politika,
erdoğan,
Irak,
İhsanoğlu,
MHP,
Mısır,
Ortadoğu,
Suriye,
Türkiye
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)