Obama etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Obama etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

31 Mart 2015 Salı

Yalan Krallığı

Şair Murathan Mungan’ın vakti zamanında söylediği “Türkiye’de her şey olabilirsiniz ama rezil olamazsınız” sözü galiba hiçbir zaman son dönemdeki kadar gerçek olmamıştı. Özellikle 17/25 Aralık 2013 yolsuzluk operasyonlarında suçüstü yakalandıklarından bu yana Erdoğan rejiminin bakanıyla, bürokratıyla, medyasıyla söyledikleri yalanlar ayyuka çıktı. Bir tanesi bile insan olanı nesiller boyu rezil etmeye yetecek yalanlar Türkiye’nin adeta yeni normu oldu. Başta bizzat Erdoğan’ın söylediği akıl almaz, ahlak kaldırmaz yalanlar olmak üzere kamuoyuna her gün boca edilen yalanları sıralamaya kalksak emin olun ki ciltler dolusu bir utanç antolojisi olur. Öyle ki, son döneme damgasını vuran “hırsızların, rüşvetçilerin arsız saltanatında tahtta kim oturuyor?” diye sorulacak olsa hiç düşünmeden “yalan” derim.
Yalan Türk siyaseti için yeni bir şey değil. Hatta genel siyaset için de yeni bir şey olmadığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Zaten bileşik iki kelimeden oluşan “politika” teriminin Latince kökeni bile yalana uygun çağrışımlar yapmakta. Malumunuz “poli” Latincede “çok”, tica” ise “yüz” anlamına gelmektedir. Çok yüzlülüğün yalandan daha güçlü bir sermayesi de olamaz herhalde. Tüm politikacılara yalancı veya çok yüzlü sahtekar elbette diyemeyiz. Ama  hırsızlık, rüşvet, talan ve hukuksuzluklarıyla şöhret bulmuş Erdoğan dikta rejiminin “politika”nın etimolojk anlamının hakkını fazlasıyla verdiğini rahatlıkla söyleyebiliriz.
17/25 Aralık 2013 operasyonlarının hemen akabinde bizzat Erdoğan tarafından ortaya atılan “paralel yapı” gibi iddialı bir yalanla yola çıkanların, son 15 ay boyunca yeni bir yalan veya yalanlar üretmedikleri neredeyse tek bir gün yok. Hatta Erdoğan rejiminin siyasetçileri ve medyasının aynı gün içerisinde ürettiği yalanlar bazı günler o kadar çok ki, tek bir gün de söylenenleri bile belki kallavi bir kitabı doldurmaya yeter. 15 aydır Saray medyasının onlarca gazetesi için manşet manşet kurgulanan, onlarca televizyonunda ekran ekran tartışılan, bizzat Erdoğan ve kendilerine tek şiar olarak Erdoğan’a yalakalığı edinmiş yakın çevresinin meydan meydan dolaşarak pazarladığı yalanlardan bahsediyoruz.
Bu yalanların neredeyse tamamının tedavüle girdiği andan sadece dakikalar sonra apaçık ve ahlaksızca üretilmiş bir yalan olduğunun ispatlanması da maalesef hiçbir şeyi değiştirmiyor. O kadar ilginç ve o kadar rahatsız edici ki bu ülkede yaşananlar Erdoğan gibi adeta birer yalan makinasına dönüşen iktidar siyasetçileri, bürokratları, gazetecileri ve organik aydınları söyledikleri yalanlardan dolayı asla rezil olmuyorlar. Utanmıyorlar, arlanmıyorlar, hiçbir utanç duymuyorlar. Yalanları apaçık ortaya konulmuş olan yalancıların hiçbirinden onurlu bir istifa gelmiyor mesela. Üstelik kamuoyunu aldatmayı, milletin farklı kesimlerini birbirilerine karşı kin ve nefrete kışkırtan bu sistematik çabaya boyun eğdikleri despotizmin bir parçasına dönüşen hukuki mercilerden de dişe dokunur bir adım gelmiyor.
Her gün yepyeni ve akıl almaz yalanlarla kamuoyunun önüne çıkan ahlaken bir büyük çürümüşlük içerisinde debelenen Erdoğan dikta rejiminin yozlaşmış ekipleri, insanların gözlerinin içine baka baka söyledikleri yalanların dolayı halktan hak ettiği herhangi bir tepki de görmüyor. Bu tepkisizlik suça ve günaha gömülmüş Erdoğan rejiminin bir siyasi çaresizlik girdabında savrulduğu yozlaşmanın toplum katmanlarına derinlemesine sirayetinin önünü açıyor. Hırsızlar ve rüşvetçilerin saltanat sürdüğü Erdoğan dikta rejiminde toplum da yozlaştıkça yozlaşıyor ve böylece toplumsal doku tamiri hiç de kolay olmayacak bir çürümeye maruz kalıyor.
Elbette ki, Erdoğan dikta rejiminin milleti ahmak yerine koyan rezilane yalanları “17/25 Aralık soruşturmaları bir darbe girişimidir” yalanıyla başlamadı. 2013 Haziran’ındaki Gezi Parkı olayları sırasında söylenen yalanlar da en az son 15 aydaki kesintisiz yalanlar kadar vahimdi. Kabataş’ta AKP’li bir siyasetçinin başörtülü gelinine ve bebeğine “üzerleri çıplak ve deri kıyafetli 100’e yakın fantastik erkeğin tacizi”nden başlayarak üretilen mide bulandırıcı yalanların haddi hesabı yok. Sadece Kabataş yalanı bile bir hükümeti düşürmeye, o yalanın parçası olan siyasetçileri, organik aydınları ve gazetecileri insan içine çıkamaz hale getirmeye yetmesi gerekirken, tüm bunlar bulundukları konumları ahlaksızca işgal etmeyi sürdürüyor. Hatta hiç utanmadan ahlak ve erdem diskurları bile çekebiliyorlar.
İlmek ilmek çözümlenerek en aşağılığından bir yalan olduğu apaçık ortaya konulan Kabataş skandalından belki kat kat büyük yalanlar ise “paralel yapı” ana yalanının alt katmanları olarak kamuoyuna sunulmaya devam ediliyor. Öyle ki Erdoğan ve medyası ortaya attıkları yalanların akıbeti ile bir daha ilgilenme ihtiyacı bile duymadan her gün, her an yeni bir yalan üretme gayretini sürdürüyor. Ürettikleri bu ahlaksız yalanlara dayalı yayınların ve demeçlerin gazete küpürlerini suç delili haline getirerek hedefe koydukları kesimlere dair hukuksuz soruşturmalar açacak meslek onuruna saygısız savcı, polis ve hakimler bulmakta da hiç zorlanmıyolar. Ondan sonra gelsin algıya ve yeni yalanlara zemin oluşturmaya yönelik operasyonlar…
Bu yalanlar arasında neler yok ki? Mesela Fethullah Gülen’i bir gün manşetlerden Vatikan’ın adamı olduğunu yazıyorlar, ertesi gün MOSSAD ajanı olduğunu. Bir başka gün CIA ajanı olduğu yalanını ortaya atıyorlar, bir diğer gün Türkiye’de şeriat rejimi kurmaya çalışan bir radikal dinci olduğunu. En son ürettikleri buram buram sahtecilik kokan bir sözde belge üzerinden Gülen’in Mason olduğunu da ilan ettiler. ABD’de yaşadığını iddia ettikleri “onlarca milyon dolarlık sarayı” da Saray medyasının pek çok gazetesinde günlerce manşet oldu, Boğaziçi kıyısındaki yalıları, Ankara’daki sarayı, Bursa’daki köşkü de… Gülen’in Güney Afrika’ya kaçtığı da, Kanada’ya kaçmaktan son anda vazgeçtiği de, defalarca Türkiye’ye iade edilmesinin an meselesi olduğu yalanları da hala Erdoğan’ın rezil medyasında manşet olmaya devam ediyor.  
İki insan arasında geçen masum bir telefon görüşmesinin illegal dinlemeleri sırasında kaydedilen “ananas, tespih” gibi sıradan kelimeler bile aylarca bir gizli örgütün gizli şifreleri olarak sunuldu bu ülkede. Erdoğan medyasında manşetlerde günlerce yasadışı elmas ticaretinin ve kaçakçılığın şifreleriymiş gibi destansı manşetler atıldı. 15 aydır dış seyahatlerinde de Hizmet hareketi ve Gülen Erdoğan’ın ana konusu oldu. Sırf bu konuda muhataplarına ait olmayan beyanları varmış gibi sunduğu için bizzat Erdoğan defalarca Obama yönetimi ve Avrupalı muhatapları tarafından yalanlandı. Peki Erdoğan söylediği bu açık yalanlardan dolayı hiç utandı mı? Yaptıklarından dolayı hiç pişman oldu mu? Ne münasebet! Sadece Murathan Mungan’ın girişte paylaştığım sözünü haklı çıkarmakla yetindi.
Elbette ki Erdoğan pervasızca ve ahlaksızca ürettikleri bu yalanları sadece medyasında bırakmadı. Bu yalanları aldı dolaştığı meydanlarda, çıktığı yandaş televizyon programlarında hiç yüzü kızarmadan sürekli kullandı ve yalanlarla hedefe koyduğu masum insanların şahsiyet ve onurları üzerinde adeta ilkel bir kabile büyücüsü gibi hoyratça tepindi. Bu ilişki tek yönlü değildi. Kah medyasının ürettiği yalanları kendisi aldı propaganda malzemesi olarak kullandı, kah da kendi uydurduğu akıl almaz derecedeki ahlaksız yalanları medyası aldı manşetlerine taşıdı.
Böyle böyle yalanlarda o kadar pervasızlaştılar ki Hizmet hareketine yakın eğitim kurumları terör örgütü evleri gibi, öğretmenleri ve öğrencileri terörist militan gibi gösterilebildi. Tek bir suçu olmayan insanlar terör örgütlerinden daha tehlikeliymiş gibi hedefe konuldu. Bir insani yardım ve hayır kurumu günlerce manşetlerde yer aldıktan sonra Bakanlar Kurulu kararıyla yardım faaliyetlerini sürdüremez hale getirilmeye çalışıldı. Bank Asya gibi son derece başarılı ve sağlıklı bir banka Erdoğan’ın bizzat ürettiği ve medyası tarafından köpürtülen alçakça yalanlar üzerinden iktidar mafyası tarafından fiilen gasp edildi. TUSKON üyesi iş adamları yalan manşetlerle hedefe konurken, sıradan vatandaşlar bir anda kendilerini “dünyayı yöneten büyük bir gizli örgüt”ün parçası olarak televizyon ekranlarında ve gazete manşetlerinde görür oldular.
Yalan ve ahlaksızlıkta sınır tanımayan Erdoğan dikta rejimi ve hiçbir değer tanımayan medyası yalanlarının ajitasyon etkisini artırmak için bizzat Erdoğan’ın kızı Sümeyye’yi bile günlerce ve adice kullanmaktan çekinmedi. Erdoğan, bu gazetenin bir yazarıyla birlikte CHP’nin kızı Sümeyye’ye düzenleyeceğini iddia ettiği suikast yalanından bir baba olarak rencide olması şöyle dursun, aldı kendi kızını malzeme olarak kullanan bu alçakça yalanı meydanlarda ve ekranlarda hiç utanmadan, hiç arlanmadan haftalarca kullandı. Kurgu ve yalan olduğu ispatlanan bu komplo tamamen çökmüş olsa da Erdoğan bu yalanı kullanmaya hala devam ediyor. 
Dedim ya 15 ay boyunca ürettikleri irili ufaklı tüm yalanları listelesem değil bu köşeye, gazetenin tüm sayfalarına, kitaplara bile sığmaz. Ne yazık ki, adeta yalana bağımlılık kazanmışçasına yalanları arttıkça daha fazlasına ihtiyaç duydular. Daha fazla yalana ihtiyaç duydukça pervasızlıkları ve arsızlıkları daha fazla arttı. Ve nihayet iş pazartesi günü bizzat Erdoğan’ın Slovenya’ya gitmeden önce tüm kameralar karşısında ve onlarca kanaldan canlı yayın esnasında “okudum” dediği AKP seçim beyannamesini, 5 saat sonra gittiği ülkede yaptığı açıklamada yine kameralar karşısında ve onlarca kanaldan canlı yayın esnasında “okumadım” diyebileceği inanılmaz bir noktaya vardı.
Erdoğan rejiminin üzerine oturduğu yalanlardan sadece çok az bir kısmını anlattığım bu yazıdan sonra, siz de takdir edersiniz ki, değerli şair Mungan’ın o çok yerinde sözü aslında ciddi bir değişikliğe ve sağlam bir tevile muhtaç gibi. Acaba Mungan’ın “Türkiye’de her şey olabilirsiniz ama rezil olamazsınız” sözünü “Arsız yalanlarınızla zaten tescilli bir rezilseniz yalanlar krallığına dönüşen Türkiye’de rezil değil vezir bile olabilirsiniz” şeklinde biraz değiştirsek mi?

12 Mart 2015 Perşembe

Sebepler ve sonuçlar bağlamında "değersiz yalnızlık"


Şayet dünyadan elinizi ayağınızı iradi olarak çekmiş, inziva içerisinde bir hayatı gönüllü tercih etmiş bir münzevi değilseniz, hiç ama hiçbir yalnızlık değerli değildir. Hubris, sosyopati ya da benzeri ciddi bir psikiyatrik rahatsızlığınız yoksa yalnızlığa büyük değerler atfetmek ve övgüler dizmek için de bir nedeniniz yok demektir. Oysa Erdoğan ve AKP hükümetinin yurt içinde benimsediği despotik tutumun yanı sıra dış politikada izlediği muhteris olduğu kadar tutarsız ve temelsiz revizyonist tutum yüzünden Türkiye son yıllarda hızla yalnızlaşıyor. Dünyadan hızla uzaklaştığı gibi adeta yörüngesinden çıkmış bir başıboş meteor gibi nereye savrulacağı veya nereye çarpacağı kestirilemiyor.
Artık hiçbir demokratın tahammül edemeyeceği hoyratlıktaki eylem ve söylemleriyle gün geçtikçe daha tahakkümcü ve daha diktatoryal bir profil çizen Erdoğan ve AKP yönetiminin yanlış tercihleri ve yanlış politikaları sonucu Türkiye’nin göz göre göre itildiği kaçınılmaz bir yalnızlıktan övünç üretme çabasına girişmek nafile bir uğraş. Malumunuz Türkiye’nin müttefiklik ilişkisi içerisinde olduğu ve geniş bir demokratik değerler paylaşımı içerisinde bulunduğu Batı’dan uzaklaşarak hızla yalnızlaşması sürecinin en az birkaç yıllık bir mazisi var. Göz göre göre sebep olunan bu yalnızlaşma sürecinin başlarında bugün Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın dış politika başdanışmanı olan İbrahim Kalın, dönemim en güçlü emperyal devleti olan İngiltere’nin 19. yüzyılın sonlarında formulüze ettiği “görkemli tecrit - splendid isolation”dan mülhem Türkiye’nin bu yalnızlığını “değerli yalnızlık” olarak tanımlamıştı.
Oysa ilhamını “görkemli yalnızlık”tan da alsa Türkiye’nin tecrit ve itilmişliğini “değerli yalnızlık” kavramı ile bir övünç meselesi haline getirmekten daha büyük bir saçmalık olamaz. Benjamin Disraeli tarafından mecburiyetler sonucu uygulanan “görkemli yalnızlık” politikası İngiltere’nin lüzumsuz yere başka ülkelerin içişlerine müdahil olmamasını öngörmekteydi. Yoksa İngiltere, günümüz Türkiye’si gibi müttefiklik ilişkilerinden ve kendisini medeni dünyaya bağlayan siyasi ve etik değerlerden koparak nereye demir atacağı belli olmayan, fırtına önünde sürüklenmekte olan bir gemi görüntüsü içerisinde asla değildi.
2002-2010 yılları arasında, galiba biraz da ayakta kalma güdüsünün sebep olduğu mecburiyetlerden dolayı, ihtiyaç duyduğu kadar AB kriterlerine sarılan ve bu kadarıyla bile Türkiye’de devrimsel nitelikte demokratik hamlelere imza atan AKP, maalesef gücünü konsolide ettiği oranda kendi demokratikleşme adımlarının öncesini bile aratır bir hukuksuzluğa, keyfiliğe ve despotluğa yöneldi. Türkiye’nin demokratik ve entelektüel birikimini hiçe sayan Erdoğan ve çevresindeki çetevari bir dar ekip realizmle bağlarını iyice kopardı. Gerçekler dünyasında karşılığı olmayan lunatik ideallerinin ve ihtiraslarının peşine düştü.
Obama yönetimine yakın Washington merkezli düşünce kuruluşu The Center For American Progress uzmanlarından Michael Weirz ve Max Hoffman’ın Perşembe günü yayınlanan raporlarında başarıyla ifade ettikleri gibi, Erdoğan ve AKP Batı’dan ve ABD’den destek gören demokratik hamlelerden vazgeçip tam tersi bir sürece girdiği oranda Türkiye yalnızlaştı. Öyle ki sağlam birer Türkiye dostu olduklarını bildiğim Weirz ve Hoffman’ın bile “ABD, hükümet yanlısı seslerin tanımladığı şekilde ülkenin “değerli yalnızlığının” tadını çıkarması konusunda AKP’yi serbest bırakmalı” deme noktasına gelmiş olmaları son derece düşündürücü ve kaygı verici.
            “The U.S.-Turkey Partnership: One Step Forward, Three Steps Back – ABD-Türkiye Ortaklığı: Bir Adım İleri, Üç Adım Geri” başlıklı raporlarında Weirz ve Hoffman, Türkiye’deki kırılmayı temel olarak Erdoğan ve ekibinin Gezi, Musul ve Kobani’de takındıkları yanlış tutuma bağlıyor. Bunların rolü konusunda kendilerine kısmen katılmakla birlikte kırılmaya yol açan etmenlerin Gezi, Musul ve Kobani ile sınırlı olmadığını eklemek durumundayım. Çünkü Weirz ve Hoffman’ın görüşlerinin aksine, Gezi, Musul ve Kobani’deki tutumun sadece sonraki gelişmeleri belirleyici birer sebep olmadığı, bizatihi bunların çok daha köklü, derin ve bir o kadar da hastalıklı çok daha ciddi sorunların birer neticeleri oldukları kanaatindeyim.
            Mesela Gezi protestoları ve Erdoğan’ın takındığı tutum yeni ve sorunlu bir sürecin başlangıcı olabilir. Ama bu, Gezi’nin bizatihi Erdoğan ve çevresindekilerin pervasız, şımarık ve kibir dolu yaklaşımlarının bir sonucu olduğu gerçeğini değiştirmez. Hep söyledim, bir daha tekrarlayayım: Evet, Gezi bir kırılma noktasıdır ama asla bir sebep değildir. Gezi Parkı protestoları Erdoğan’ın çarpık zihniyetinin sebep olduğu kaçınılmaz bir patlama ve bir sonuçtur.
            Yine Musul’daki konsolosluk işgali ve rehine krizine yaklaşımdaki sorunlar da bana göre Erdoğan ve çevresindekilerin çarpık zihniyetlerinin dışa vurmuş sonuçlarından ibarettir. Radikal İslamcı şiddete bile muazzam bir hoşgörüyle yaklaştıklarına defaatle şahit olduğumuz Erdoğan ve AKP’nin Türkiye’yi Musul’da karşı karşıya bıraktıkları skandal, bir öngörüsüzlükten ziyade, zihniyet akrabalığı içerisinde bulundukları IŞİD gibi bir katiller sürüsüne duydukları yakınlığın tezahüründen ibarettir. Yakın zamana kadar, IŞİD’i “haklı sebeplerle bilenmiş öfkeli gençler” olarak tanımlayan, hunharca kafa kesmeler karşısında bile sert tepkiler göstermekten özenle kaçınarak “Müslüman Müslümana bunu yapar mı?” sitemlerinde bulunan siyasal İslamcı bu kadronun IŞİD’i Musul’daki Türk Konsolosluğunu işgal edecek ve diplomatlarımızı aileleriyle birlikte rehin alacak bir düşman güç olarak görmemesi doğaldır. Söz konusu olan öngörüsüzlükten ziyade zihni ve duygusal bir sapmadır. Rehine olayından sonra bile Davutoğlu’nun “rehine” kavramını kullanmaktan imtina ederek saçma sapan açıklamalar yapması da bu duygusal yakınlıktan olsa gerektir.
            Kobani’de de durum farklı değildir. Yine orada da IŞİD’le olan zihniyet akrabalığının ve onca vahşete rağmen saklanamayan duygusal yakınlığın sonuçlarını gördük. Bu yüzden Erdoğan ve Davutoğlu hükümetinin Kobani’deki akıl ve insaf dışı tutumunu da, kanaatimce bir sebep olarak değil, bir sonuç olarak değerlendirmek gerekir. Erdoğan’ın özellikle PKK ile çözüm sürecinin başlamasından bu yana, PKK ve PKK’nın Suriye’deki uzantısı PYD ile ilgili en sert açıklamalarını Kobani’de IŞİD’le en fazla savaştıkları dönemde dile getirmesinin basit bir tesadüf olduğuna inanmak oldukça zor. Kobani’de şekillenen uluslararası ittifakın etkinliğini kırmak amaçlı takınılan bu tavrın PYD/PKK/Peşmerge karşıtı olmaktan ziyade IŞİD yanlısı olduğunu düşünmek için oldukça fazla sebep bulunuyor.
            Elbette ki her sonuç daha sonraki ve belki de daha önemli gelişmelerin mühim birer sebebini teşkil edebilir. Ancak nedensellik açısından olaylara yaklaştığımızda Erdoğan ve AKP’ye hakim olan tahakkümcü despotik zihniyetin ve doymak bilmez ihtirasların asıl sebepleri oluşturduğunu görmemek imkansız. Hem yurt içinde, özellikle de temel hak ve özgürlükler alanında yaşadığımız sıkıntılar, hem de bölgesel politikalardaki hezimetler ve yalnızlaşma sürecinin bu zihni sapkınlıkla yakından ilişkisi olduğu kanaatindeyim. Elbette ki AB ile olan ilişkilerdeki, transatlantik ilişkilerdeki, değer bazlı ve jeopolitik/stratejik ihtiyaçlar temelli köklü müttefiklik ilişkilerindeki kafa karıştıran sinyalleri de bu zihni sapmadan bağımsız düşünemeyiz.
            2001 yılındaki kuruluş felsefesinden iyice uzaklaşan AKP’nin değil sadece, Türkiye’nin de Erdoğan diye çok ciddi bir sorunu var. Erdoğan sorunu o kadar büyüdü ki, ulusal ve uluslararası alanlarda da artık ihmal edilemez bir boyuta ulaştı. Öyle ki bugün geldiğimiz noktada içinde bulunduğumuz bölgenin de, AB’nin de, ABD’nin ve NATO’nun da çok ciddi bir Erdoğan sorunuyla karşı karşıya olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.
Türkiye’nin iyiliğini ve huzurunu düşünen herkesi aşırı rahatsız eden bu ana sorunu tespit ve teşhis edip adını açıkça ortaya koyduktan sonra sebep olduğu vahim sonuçların listesini dış politika alanında olduğu kadar iç politikada ve ekonomide de sıralamak mümkün.
Her şeyin iyice birbirine karıştığı tam bir keşmekeşe dönen Türkiye’yi analiz ederken iç içe geçmiş sebeplerle sonuçları, tespit ve teşhislerle sorunları birbirine karıştırmamak için çok dikkatli olmak lazım.

24 Nisan 2014 Perşembe

Türk tipi sempati atağı


Bu işler bu memlekette zaten hep böyle oluyor. Sırf doğru olduğu için değil. Sırf hak olduğu için değil. Sırf zaten yapılması gerektiği için değil. Olması, yapılması gereken şeyler, atılması gereken adımlar hep bir ihtiyaca, hep bir maslahata göre gerçekleşiyor. Çoğunlukla yapılanlar ilkeli olmanın, ahlaklı olmanın, erdemli olmanın, başkalarına saygılı olmanın, onlarla empati kurabilmenin ve mağduriyetlerine sempati besleyebilmenin veya gerçek bir demokratlığın gereği olarak değil, ihtiyaca binaen yapılıyor. Yine çoğunlukla yapılması gerekenler için, Türkçe’deki o taşı gediğine koyan ifade şekliyle “yumurta kapıya gelince” adım atılıyor. Dahası ve daha kötüsü bazen de yapılması gerekenler samimiyetle değil “yapılıyormuş gibi” yapılıyor.
Birinci Dünya Savaşı sırasında ve özellikle 1915’te yaşanan dramatik olaylara dair de bu gelenek hiç bozulmadı. Adam gibi oturup hakkın, hukukun, ahlakın, medeni olmanın gereği olan insani bir yaklaşım ve bütün tarafları en azından nispeten tatmin edecek kalıcı bir çözüm geliştirmek yerine, hep günü kurtarma peşinde olundu. Günü kurtarmak için de yine hep “yumurta kapıya gelince” hareket edildi. 23 Nisan günü Türkiye Cumhuriyeti Başbakanlığı tarafından yapılan 1915 tehcir ve katliamlarında hayatını kaybeden Ermenilerin hala hayattaki çocuk ve torunlarına yönelik “acıları anlamak ve paylaşmak” vurgulu taziye mesajı da maalesef bu çerçevenin dışında değil.
Yine de hakkını teslim etmek gerekir. Başbakan Erdoğan imzasıyla Türkçe ve Ermeni dilinin iki lehçesi de dahil olmak üzere tam 9 ayrı dilde yayınlanan bu tarihi açıklama doğru yönde atılmış çok cesur bir adım. Ama ne kadar doğru yönde atılmış cesur bir adım olursa olsun neticede bir taktik hamle olmanın ötesine yine de geçemiyor.
Çünkü bu açıklama bir sorunun çözümü, tarihi bir yüzleşmenin gerçekleşmesi, hoşumuza gitse de gitmese de bazı hakikatlerin ortaya çıkarılmasını hedef almıyor. Tam tersine gelip kapımıza dayanmış bir büyük ve pratik sıkıntıyı bir süreliğine daha atlatma amacı taşıyor. Açıklamanın 23 Nisan günü, yani 24 Nisan “Ermeni Soykırımı Anma Günü”nün hemen arefesinde gerçekleşmiş olması bile bu tezi güçlendiriyor.
O 24 Nisan ki, başta ABD Başkanı Barack Obama olmak üzere dünyanın pek çok ülkesinde her yılın bugünü devlet başkanları, hükümetler ya da parlamentolar 1915 trajedisi ile ilgili açıklama üzerine açıklamalar yapıyor. Politik, diplomatik ya da ekonomik menfaatleri sebebiyle, Birinci Dünya Savaşı şartlarında gerçekleşen 1915 katliamlarını ve tehcirini bir “soykırım” olarak ifade etseler de etmeseler de bu olayları vicdanen bir “soykırım” olarak anmaya daha yakın durduklarını herkes biliyor. “Soykırım” yaklaşımına yakın duranlar arasında bu acıyı araçsallaştırarak pragmatik amaçlar peşinde olanların ya da başka sahalardaki sorunları sebebiyle Türkiye ile olan hesaplaşmalarını Ermenilerin bu büyük acısı üzerinden gerçekleştirmek isteyen ülkelerin, yönetimlerin ve çevrelerin de var olduğunu elbette not etmeliyiz.  
Bu yılın 24 Nisan’ı aslında görüp görebileceğimiz en kötü tecrübe değil. Çünkü, bugüne kadar olanlar Türkiye’nin kaçma ya da yok sayma şansına sahip olamayacağı “Ermeni Soykırımı”nın 100. yılı olarak anılacak olan 2015’te yaşayacağımız asıl depremin sadece öncü sarsıntıları niteliğinde. Başbakanlık’tan yapılan açıklamayla bu öncü sarsıntıların etkisi hafifletilebilir belki ama 365 gün sonra kapımıza dayanacak olan o kaçınılmaz deprem için bir çare olabileceği ihtimal dahilinde bile düşünülemez.
Bir başka açıdan bakacak olursak, Başbakan Erdoğan imzasıyla yayınlanan taziye mesajı aslında üzerinde hassasiyetle çalışılmış oldukça iyi ve duyarlı bir metin. O kadar ki, kim tarafından yayınlandığı bilinmeyerek okunmuş olsa bu metnin Başbakan Erdoğan tarafından yayınlanmış bir metin olabileceğini kimse tahmin edemez. Çünkü, kendisinin sebep olduğu ya da en azından sorumlusu olduğu acılara son derece duyarsız kalan, son dönemdeki söylem ve eylemleriyle toplumun farklı kesimleri arasına sürekli kin, nefret ve düşmanlık tohumları serpen bir Başbakan’ın bundan tam 99 yıl önce gerçekleşmiş büyük bir trajediye dair empati duyguları geliştirebileceğini tahmin etmek hiç kolay olmayacaktır. 34 vatandaşımızın öldürüldüğü Uludere/Roboski katliamına ve Gezi Parkı olayları sırasında yaşanan ölümlere karşı takınmış olduğu duyarsız tavrın sahibiyle, insani duyguların yoğun olduğu bu metni yayınlayan kişinin aynı kişi olduğunu inanmak gerçekten zor.
Halbuki bir başbakandan ulusal çıkarlar perspektifinden de olsa, şahsi politik çıkarları çerçevesinde de olsa ilkesel ve ahlaki temeller üzerine uzun soluklu stratejiler geliştirmesi büyük bir doğallık içerisinde beklenebilir. Ama bizim vakamızda durum pek öyle değil. Bunun için de günü kurtarmaya amade bir taktik adımların adamı profili çizen Başbakan Erdoğan’ın bu son açıklamasının amacını iyi tahlil etmek lazım. Özellikle bu girişimin bir boyutunun da Ermenilerin acılarını paylaşmaktan ziyade uluslararası camiada yıpranan imajını düzeltme amacına matuf olduğunun altını çizmek gerekir. Bir imaj çalışması olarak da değerlendirilebilecek bu çıkışla Başbakan Erdoğan’ın geçici etkili bir Türk tarzı “sempati taarruzu – charm offensive” başlattığı bile söylenebilir.
Tamamen planlı bir “sempati taarruzu” amaçlı dahi olsa bu tarihi adım elbette ki konjonktürel manevi değerinden bir şey kaybetmez. Ama bu durum, ciddi bir samimiyet sorununu da tüm çıplaklığıyla gündemimize taşımaktan geri durmaz. Kendi ülkesinde kendi halkının farklı kesimlerinin hak ve hukukunu hiçe sayan, demokratik kurum ve kuralları sürekli yok sayarak inat ve ısrarla keyfi bir idare kurmaya çalışan, eline geçirdiği güçle kendisi gibi düşünmeyen kim varsa ezmeye çabalayan bir despotik anlayışın münferid olumlu çıkışının elbette ki samimiyeti ve iyi niyeti sorgulanmalıdır.
Eline geçirdiği iktidar imkanlarını temel insan hak ve özgürlüklerini, demokrasiyi ve hukuku hiçe sayarak bir baskı aracına dönüştürmek suretiyle etkisi on yıllarca sürecek köklü sosyo-politik sorunların oluşmasına yol açan bir baskıcı liderin, bundan 100 yıl önceki bir trajediden kaynaklanan ciddi bir sorunu çözecek samimi adımlar atabileceğini sanmak, aslında çok büyük bir naiflik olur.
Artık kendisinden hak, hukuk ve özgürlüklere saygı beklenmediği gibi bir daha asla demokratlık da beklenemeyecek bir siyasal figüre dönüşen Başbakan Erdoğan’ın bir nevi karakteri haline dönüştürdüğü anti-demokratik tavırlar, ne esef vericidir ki, Ermeni acılarına dair imzaladığı metni de anlamsızlaştırma potansiyeli içeriyor. Kaldı ki, Başbakan Erdoğan’ın bugüne kadar tek tek kaybettiği tüm samimiyet sınavları ortadayken, şimdi samimi olacağına dair ortada herhangi bir karine de bulunmuyor.
İlla ki bir samimiyet beklenmesi gerekiyorsa, konjonktürel bir ihtiyaca binaen, görüntüde de olsa, “Ermeni açılımı” sayılabilecek cesur bir işe imza atan Başbakan Erdoğan’dan, ancak politik hesaplarla giriştiği Kürt sorununun çözümü sürecinde takındığı “siyaseten kazandırdığı kadar adım atma” taktiğinde olduğu kadar samimiyet beklenebilir. Ya da seçimler öncesinde vaat ettiği demokratik bir sivil anayasayı yapmak yerine sınırsız ve kuralsız bir iktidara ulaşmak için neler yapmayı göze alabildiği iyice analiz edildikten sonra ancak bir beklentiye girilebilir. Belki bu son girişimden de, hakkında birçok çalıştay yaptırdığı halde, kendisine siyaseten bir kazanç getirmeyeceğini düşündüğü için, Alevi sorununu çözüm çabalarını tamamen toprağa gömen akıbet gibi bir sonuç beklemek gerekir. Veyahut onlarca defa vaat ettiği halde Heybeliada Ruhban Okulu’nun açılmasını Atina’yla bayağı bir pazarlığa dönüştürmesi kadar kendisinden sahih bir samimiyet umulabilir.
Diyeceğim o ki, hak-hukuk tanımaz antidemokratik bir kişilik geliştiren bir liderden; inat ve ısrarla sürdürdüğü nefret söylemiyle sürekli düşmanlaştırdığı kesimlere karşı sosyo-kültürel ve ekonomik soykırıma varan linç kampanyaları düzenleyen bir liderden; her geçen gün daha da artırdığı bir dozla kin kusarak büyük toplumsal sorunlara yol açan bir liderden beklentileri düşük tutmakta büyük fayda var. Çünkü, içinde yaşadığımız günün büyük trajedilerine kaynaklık eden bir kişilikten tarihi bir trajediye dair çözüm beklemek sadece ve sadece yeni ve onulmaz hayal kırıklıklarıyla sonuçlanır. 

English: http://www.todayszaman.com/columnist/bulent-kenes_346055_charm-offensive-a-la-turca.html