17 Mayıs 2015 Pazar

İktidarın cinnet hali


17/25 Aralık 2013 tarihlerinde dünya tarihinin görüp görebileceği en büyük rüşvet ve yolsuzluk skandalında suçüstü yakalanan iktidar çevreleri o tarihten bu yana toplumun farklı kesimleriyle birlikte Hizmet Hareketi ile ilgili akla hayale gelmedik iddialarda ve suçlamalarda bulundular. Tam 18 aydır her gün meydanlardan, onlarca gazetenin manşetlerinden ve onlarca TV kanalından durmaksızın iddia, itham ve iftiralarını sürdürdüler. Ancak aradan geçen onca zamana rağmen ortaya bu akıl almaz iddia ve ithamlarını kanıtlayacak somut bir delil ortaya koyamadılar.
Delilsiz ve mesnetsiz bu iddia, iftira ve ithamlar binlerce polis şefini, yüzlerce hakim ve savcıyı, binlerce bürokratı görevlerinden almakta, meslekten ihraç etmekte kullanıldı. Bu insanları haklarından mahrum etmek ve hak arama yollarını kapatmak için yeni mahkemeler kuruldu. Var olan mahkemelere neredeyse mevcut kadroları kadar militan kadrolar ilave edildi. Yüzlerce insan “tabii hakim” ilkesine tamamen aykırı bir şekilde sonradan kurulan proje mahkemeler tarafından somut hiçbir delile dayanmaksınız hapse atıldı. “Paralel devlet” suçlamasıyla 22 Temmuz 2014 tarihinde yapılan ilk dalga operasyonlarda içeri atılan polis şefleri başta olmak üzere hapse atılanlarla ilgili ortaya hala bir iddianame ise konulmadı. Rivayet odur ki suçlananlara dair elle tutulur somut hiçbir delil olmadığı için iddianame yazımı kasten geciktiriliyor.
Bu arada, en üst düzey mensupları rüşvet alırken, yolsuzluklar yaparken suçüstü yakalanan AKP iktidarı tam 18 aydır akla hayale gelmedik yalan ve iftiralarla korkunç bir kara propaganda yürütüyor. Toplumun belirli kesimlerini bu kara propagandaya inandırabildikleri ölçüde harekete geçiyorlar ve hiçbir somut suçu olmayan insanlar karalanarak proje mahkemeler tarafından tutuklanarak hapse atılıyorlar. Aralarında gazetecilerin, bürokratların, askerlerin, polislerin, yargıçların, savcıların ve sivil toplum aktörlerinin bulunduğu insanlara yönelik soruşturma ve yargılama süreçleri maalesef bilinen anlamda bir yargısal süreç olarak işlemiyor. Bu süreçler hiçbir etik değerle kendisini bağlı görmeyen medyatik kampanyalarla kamuoyunda oluşturulan sanal algılar üzerinden yürütülüyor.
Öyle ki, medyatik kampanyalarda delilsiz ve mesnetsiz şekilde dile getirilen yalanlar, iftiralar ve ithamlarla kamuoyu nezdinde mahkum edilen masum insanlar sonra da dünyanın en absürt gerekçeleriyle proje mahkemelerden çıkarılan tutuklama kararlarıyla hapse atılıyor. Kimisi, Hidayet Karaca örneğinde olduğu gibi, bir TV dizininin tabiatı gereği kurgusal olan senaryosu gerekçe gösterilerek hapsediliyor. Polislere dair suçlamalarda olduğu gibi kimisi hukuk çerçevesinde belirlenen görevlerinin gereği olarak terör örgütlerini, organize suç şebekkelerini ya da uyuşturucu kartellerini takip ettiklerinden dolayı sorgulanıyor ve hapsediliyor. Daha da fecisi, TÜBİTAK eski Başkan Yardımcısı Hasan Palaz vakasında olduğu gibi, kimisi de iktidarın masum insanlar hakkında olmayan suçlar üretme çabasına destek olmadıklarından dolayı hapsediliyor. Bunlara görevlerinin gereği şüpheli kişilere ya da suç şebekelerine soruşturmalar açtıkları için meslekten ihraç edilen savcıları ve hukuk kuralları çerçevesinde verdikleri kararlardan dolayı hapse atılan hakimleri de eklemek gerekiyor.
Tamamen algı yönetimine dayalı hukuk dışı ve keyfi bir süreç yürüttükleri için Erdoğan ve liderliğindeki iktidar şebekesi algı mühendisliğinin ve algı yönetiminin tıkandığı noktada halkın uyanmasından ve olan biten rezaletlerin farkına varmasından büyük endişe duyuyor. Bu yüzden de medya üzerindeki kuşatma ve baskıyı artırdıkça artırıyorlar. Türkiye’de işini gazetecilik mesleğinin evrensel ilkelerine, onur ve izzetine uygun bir şekilde yapıp da hakkında iktidar veya Erdoğan tarafından onlarca dava açılmayan herhangi bir gazeteci ya da medya organı artık bulunmuyor.
Öte yandan, Anayasa gereği tarafsız kalacağına şerefi ve namusu üzerine yemin ettiği halde Erdoğan’ın her gün çeşitli vesileler oluşturarak meydanlarda birkaç konuşma yapma ihtiyacı da, oluşturmaya ve güçlendirmeye çalıştıkları bir algıyı sürdürme amacından kaynaklanıyor. Bisiklet kullananların dengede kalarak yol alabilmek için nasıl ki pedal çevirmesi gerekiyorsa Erdoğan ve ekürisinin de oluşturdukları sanal algıyı canlı tutabilmek için yalan ve iftiralarla bezeli kampanyalarını sürdürmeleri gerekiyor. Yine bu yüzden Erdoğan ve ekürisinin artık ülkeyi yönetmek gibi bir dertleri bulunmuyor. Dertleri büyük ölçüde avuçlarının içine aldıkları halkın algısını yönetmekten ibaret. Bunun içindir ki hiç durmadan meydan meydan, ekran ekran dolaşıp konuşuyorlar. Yalanlarla, iftiralarla, gerçekleri çarpıtmakla, mesnetsiz ithamlarla bezedikleri birbirleriyle çelişen konuşmalarını onlarca TV kanalında canlı yayınlatıyor, onlarca gazeteye manşet yaptırıyorlar.
Erdoğan ve ekürisinin bildiğimiz anlamda demokratik hukuk devleti adına ne varsa tarumar etmek pahasına uydurduğu “paralel devlet” veya “paralel yapı” yalanıyla, başta Hizmet Hareketi olmak üzere, tüm muhalif çevreleri hedef aldığı artık saklanamıyor. Hiçbir somut suç işlememiş kişilere ve kesimlere yönelik hukuk içerisinde kalınarak herhangi bir şey yapılamayacağı için Erdoğan ve ekürisi büyük bir ihtirasla hukuk devletini yok ediyor. Muhalif kesimleri sindirmek için giriştiği mücadelenin her adımında aslında kendileri büyük suçlar işliyor ve eninde sonunda bu suçların yargı önünde hesabını vereceklerini biliyorlar.
Yine ellerinde bildiğimiz anlamda hukuki nitelikte somut delil olmayınca muhalifleri yok etme hedefini algı yönetimiyle halkın belirli bir kesiminden devşirdikleri siyasal destek üzerinden gerçekleştirmeye yöneliyorlar. Bu çabanın önündeki en büyük engel olarak da, artık geriye bir avuç kalan muhalif ya da bağımsız medyayı görüyorlar. Kabul etmek gerekir ki, bağımsız ve özgür medyadan geriye kalanlar Erdoğan ve ekürisinin toplum mühendisliği ve algı yönetimine karşı büyük bir oyun bozanlık rolü oynuyor. Sadece bu bile söz konusu medyanın Erdoğan diktatörlüğünün tüm gazabını üzerlerine çekmesine fazlasıyla yetiyor. Zaten Erdoğan da bu bir avuç bağımsız ve özgür medyayı sindirmek ve susturmak için elinden geleni ardına koymuyor.
Açılan soruşturmalar, davalar, hakaretler, ithamlar, tehditler, salınan vergiler umdukları kadar işe yaramıyor olmalı ki, algı operasyonlarının önündeki en büyük engel olarak gördükleri özgür medyayı artık fiziksel olarak ortadan kaldırma planları yaptıkları konuşuluyor. Özellikle Erdoğan yandaşı medya organlarında gün geçmiyor ki muhalif medyaya nasıl el konulacağına dair yeni bir senaryo yayınlanmasın. Bu despotik hevesler yandaş medyanın ahlaksız, ilkesiz, ilkel, hoyrat ve mide bulandırıcı fantezilerinden ibaret olsa yine iyi. Seçimlere sadece 20 günün kaldığı bir ortamda savcıların özgür ve bağımsız medyayı susturmak için harekete geçtiği gazetelerde sayfa sayfa haber oluyor.
            Gazetelerde çıkan son haberlere bakılırsa, kendisini Erdoğan’ın koşulsuz hizmetine adamış bir Ankara savcısı, hem de çok kritik seçimlerin arefesinde, Ulaştırma Bakanlığı’na ‘muhalif medyayı susturma talimatı’ göndermiş. Yasalara aykırı şekilde gönderilen talimat, muhalefetin sesini duyuran televizyon, radyo ve internet sitelerinin iletişim altyapılarını kapatmayı hedefliyormuş. Muhalif görüşlerin medyada yer bulmasını anayasal düzene karşı yasadışı bir eylem gibi görüyor olsa gerektir ki Anayasal Düzene Karşı İşlenen Suçlar Bürosu Savcısı Serdar Coşkun, muhalif partilerin sesini duyurabildiği televizyon, radyo ve internet sitesi gibi medya organlarının kullandığı devlete ait uydu bağlantılarını kapatma talimatı verebiliyor.
İktidar yanlısı olmayan tüm medya organlarını susturmayı hedefleyen bu tuhaf talimatın gerekçesi ise çok daha vahim: Erdoğan yanlısı olmayan yayın organları toplumda kutuplaşma ve kamplaşmaya sebep oluyormuş. Askeri darbe dönemlerinde bile görülmeyen bu mantık ve bu talimat bir taraftan özgür basına müdahalenin ulaştığı boyutları gözler önüne sererken, diğer taraftan Erdoğan rejiminin darbe dönemlerinden bile despotik bir karaktere büründüğünü açıkça ortaya koyuyor. Demokrasinin çoğulcu rekabet ve çok seslilik demek olduğundan habersiz bu savcının talimatındaki iddialara göre söz konusu medya organları ‘toplumu terörize ediyormuş” ve “kutuplaşmaya yol açıyormuş”.
Savcılık makamını işgal etmiş demokrasi ve hukuk fukarası bu adam belki de haklı! Gırtlaklarına kadar suça bulaşmış Erdoğan ve ekürisinin önünde istinasız herkes boyun eğse, olup biten haksızlıklara ve hukuksuzluklara hiç sesini çıkarmasa, hırsızlıkları ve yolsuzlukları hiç görmese, iktidarın yalanlarını ve iftiralarını yüzlerine hiç vurmasa ülke en az Kuzey Kore kadar huzurlu bir ülke olmaz mı? Hatta bir gün gelip de Erdoğan ve ekürisi bununla da yetinmezse, yine bir savcı talimatı ile milletçe Erdoğan’a secde edilmesi zorunlu hale getirilirse ülke daha da huzurlu olmaz mı?
Ey savcı, hiç çekinme, hiç utanma hadi bunu da talimatlandır!

14 Mayıs 2015 Perşembe

Yargı despotizmin silahına dönüşünce gazeteci milletinin hali!


Son 1-1,5 yıldır Türkiye’deki diğer muhalif ve elbette ki gerçek gazetecilere olduğu gibi şahsım ve gazetem hakkında da neredeyse her hafta bir veya birkaç suç duyurusu yapılıyor ve hakkımızda soruşturma açılıyor… Bunlardan birçoğu da hızla davaya dönüştürülüyor.
Öyle ki polis karakoluna gitmek, savcılığa ifade vermek, mahkeme önüne çıkmak meslek hayatımızın ve mesaimizin önemli bir kısmını işgal eden gündelik rutinler haline geldi. Yapılan suç duyurularını ardı ardına dizsem sanırsınız ki devlet protokolü resmi geçit yapıyor. Cumhurbaşkanı’ndan Başbakanı’na bakanlardan valilere kadar kimi ararsanız var! Üstelik bazılarıyla savcılar ve mahkemeler üzerinden adeta ihtiraslı mektup arkadaşları olduk. Onlar savcılıklar üzerinden bana dair, doğrusu bazıları son derece absürt sorular gönderiyor, ben de halimi yine savcılar, mahkemeler üzerinden onlara arz ediyorum.
46 yıllık hayatımın son 25 yılı gazetecilikle geçti. Belki çoğunlukla dış politika haberciliği yaptığımdan olsa gerek son 1,5 yıla kadar yazdıklarımdan ve düşüncelerimden dolayı ne karakol ne de mahkeme yüzü gördüm. Polis, savcı, mahkeme yüzü görmeyen bir kişi olarak son 1,5 yıl içerisinde tanıştığım yeni yaşam tarzıma artık alıştım sayılır. Bu yeni ama giderek daha fazla olağanlaşan tuhaf duruma oldukça alışmış olsam da çok ciddi bir merak içerisinde olduğumu da saklayacak değilim. Bakalım medyada paylaştığım düşünce ve eleştiriler, yazdığım yazılar ve Twitter’daki mesajlara dair en üst düzey ve son derece hatırlı makamlardan yapılan onlarca suç duyurusundan hangisinde dolayı içeri tıkılacağım? Şimdilik ülkeye giydirilen deli gömleğinin bize yansıyan boyutuyla yani muktedir mektup arkadaşlarımla ciddi bir peşrev halindeyiz. Kader ne gösterir bilemem.
En iyisi yargı üzerinden gelişen mektup arkadaşlıklarımla nasıl bir yazışma ve iletişim içerisinde olduğumun bir örneğini sunayım size… Bu sefer ki yine en yakın mektup arkadaşım olan BaşBAKAN Ahmet Davutoğlu… Davutoğlu eskiden böyle değildi… Galiba yaşlandıkça ve üzerindeki despotik ağırlığın baskısıyla şahsiyeti ezildikçe, iyice eziklendi ve çok alından oldu… Ne yapalım bize idare etmek düşer… Hakkımda yaptığı yeni bir suç duyurusuna karşılık savcılığa gönderdiğim ifademin hukuki teknik bölümler dışında kalan kısmını sizlerle paylaşıyorum. Buyrun siz de okuyun birbirimizle ne kadar samimiyetle yazıştığımızı anlayın…
“46 yaşındayım, siyaset bilimi ve uluslararası ilişkiler alanındaki akademik faaliyetlerimin yanı sıra aşağı yukarı 25 yıllık gazeteciyim. Gerek akademik çalışmalarım, gerek mesleğim gereği yazıp çizdiklerimle ilgili olarak, gerekse genel olarak son 1-1,5 yıllık döneme kadar herhangi bir soruşturma geçirmiş ya da mahkeme önüne çıkmış değilim. 25 yıllık gazetecilik meslek hayatımın en az 10 yılının değişik düzeylerde editoryal yöneticilik ve yine yaklaşık 10 yılının ise gazete yayın yönetmenliklerinde geçtiği düşünülecek olursa şahsi ve meslek ahlakım konusunda kolayca bir fikir edinilebilir. Bu tür suç duyurularının ve soruşturma taleplerinin özellikle düşünce, ifade ve basın özgürlüğünün seviyesi ile ölçülen demokrasi konusunda “ileri demokrasi(!)” propagandasının yoğun bir şekilde yapıldığı bir dönemde sıklıkla gerçekleşiyor olmasının ise büyük bir şaşkınlığı içerisindeyim. (Bu kısım tabii ki şaka ama savcıya söylemedim.)
Doğrusu bu soruşturmayı da işlediğim herhangi bir somut suça istinaden görmüyorum. Tam tersine, ulusal ve uluslararası kamuoyunun yakından bildiği üzere, bu tür suçlama ve soruşturmaların muhalif ve eleştirel tavrımdan dolayı gerçekleştiğini düşünüyorum. Bu suç duyurusunun ve soruşturmanın amacını da medya ve düşüncelerin giderek daha fazla baskı altına alındığı bir baskıcı iklimde susmayan, fikir ve kanaatlerini her şart altında cesaretle ifade etmeye çalışan biri olarak tarafıma yönelik bir yıldırma, sindirme ve susturma çabası olarak değerlendiriyorum. Şayet sayın savcılığınıza saygısızlık olarak addetmezseniz, bu suç duyurusunu, diğer meslektaşlarımın sıklıkla başına gelen benzer örneklerde olduğu gibi, şahsımın yıldırılması, sindirilmesi ve susturulması konusunda verilmiş bir siyasi kararın yargısal bir süreç üzerinden gerçekleştirilmesi çabası olarak görüyorum.
Şikayete konu olan esas mevzumuza gelecek olursak, BaşBAKAN Ahmet Davutoğlu’nun şikayet dilekçesinde iddia edildiğinin aksine o tarihlerde 200.000 değil, sadece 150.000 civarlarında bir takipçisi bulunan Twitter hesabımdan paylaştığım 140 karakterlik mesajda BaşBAKAN Davutoğlu’na yönelik herhangi bir şekilde “hırsız” ithamı ya da hakareti bulunmamaktadır. Şöyle böyle muhakeme kabiliyetine müsait asgari seviyede bir IQ’ya sahip olan, yarım yamalak dahi olsa Türkçe bilen ve okuma-yazmayı çat-pat söken ve okuduğunu anlayabilen biri bile “Selçuklu,Osmanlı,Cumhuriyeti kuranlar, "varisiyiz,torunuyuz,çocuğuz" dediğinizi duysa "hırsız hamisiyle işimiz olmaz" derdi @Ahmet_Davutoglu” cümlesinde BaşBAKAN Davutoğlu’na herhangi bir şekilde “hırsız” suçlaması yapılmadığını kolaylıkla anlayabilir.
Bu mesajda herhangi bir şekilde BaşBAKAN Davutoğlu’nun ne kişilik haklarına saldırı, ne de onur, şeref ve saygınlığını rencide etmeyi hedefleyen bir durum ve kasıt söz konusudur. Ortada herhangi bir şekilde “hırsız” ithamı olmadığı için iddia edildiği gibi herhangi bir hakaret de içermemektedir. Çünkü bu mesajda ne BaşBAKAN Davutoğlu’nun şahsına, ne de işgal ettiği kamu görevine yönelik bir hakaret mevzu bahistir. Bu yüzden şahsıma yönelik “hırsız yakıştırmasında bulunulmasıyla hakaret suçu işlenmiştir” şeklindeki mesnetsiz suçlamayı ve açık iftirayı kategorik olarak reddediyorum. Ne BaşBAKAN Davutoğlu’nun, ne de kendisine ve makamına uygun gördüğü avukatının IQ seviyesini, Türkçe bilgisini ve okuduğunu anlama kapasitesini sorunlu göremeyeceğimize göre, ortada muhalif gazeteci kimliğinden dolayı sindirilmek istenen bir kişilik olarak şahsıma yönelik bir yıldırma çabası görülmektedir.
Malumunuz olduğu üzere, medya ve basın demokratik hukuk devletlerinde “dördüncü kuvvet” olarak konumlandırılır ve kendisinden diğer üç kuvvetin faaliyetleriyle birlikte  kamuyu ilgilendiren her konuda denetim ve gözetim görevi beklenir. Özellikle kamu görevlilerinin kamu adına denetimi ve elde edilen bilgilerin kamuyla paylaşımı medyanın başta gelen görevlerindendir. Yıllardır Türkçe ve İngilizce değişik medya organlarında üst düzey editoryal yöneticilik yapan, yerli ve yabancı basına yazılar yazan, düşünceler paylaşan bir gazeteci olarak ben de kendimi kamunun doğru bilgilendirilmesini, iktidar olanaklarını eline geçiren kişiliklerin şu ya da bu yolla halkı soymasının veya aldatmasının önüne geçmeyi üzerine vazife edinenlerden biri olarak görmekteyim.
Bu bağlamda Twitter’da paylaştığım “Selçuklu,Osmanlı,Cumhuriyeti kuranlar, "varisiyiz,torunuyuz,çocuğuz" dediğinizi duysa "hırsız hamisiyle işimiz olmaz" derdi @Ahmet_Davutoglu” mesajını kişilik bütünlüğüme dahil olan gazeteci kimliğimle paylaştığımı ifade etmeliyim. Kolayca anlaşılacağı gibi paylaştığım bu mesaj herhangi bir hakaret içermemekle birlikte ciddi bir tespit ve vahim bir teşhis içermektedir. Yaptığım ise, bu teşhis ve tespiti takipçilerimle ve okuyucularımla paylaşmaktan ibarettir. Bu teşhisin ve tespitin isabetli olup olmadığı elbette uygun mecralarda tartışılabilir. Bu mecralardan biri medyadır, ama tabii ki mahkeme salonları da olabilir.
Şunu da belirtmek isterim ki, hiçbir şekilde hakaret ve hakaret kastı içermeksizin sadece mevcut durumun teşhis ve tespitinden ve bunun paylaşılmasından ibaret olan “hırsız hamisi” ifademin dayandığı somut gerekçeleri ve delilleri, hakkımdaki soruşturma davaya dönüşürse mahkeme önünde ortaya koymaktan ve tarihe somut bir not düşmekten büyük mutluluk duyarım. Ancak burada şu kadarını söylemekle yetineceğim: En az 20 yıllık şahsi ve yakın tanışıklığım olan, doktora çalışmalarım sırasında bir süreliğine tez danışmanlığımı da yapmış bulunan BaşBAKAN Davutoğlu, maalesef AKP Başkanlığı ve Başbakanlığı sırasında kendisini tanıdığım ve çok kıymet verdiğim niteliklerine uygun bir performans sergilememiş veya sergileyememiştir. Pek çok alandaki faaliyetlerine yönelik bu kanaatimi yine pek çok platformda ifade etmişimdir. Ve bunların tamamı fikir ve basın özgürlüğü sınırları içerisindedir.
İlgili Twitter mesajındaki “hırsız hamisi” ifadem de bu kapsamdadır ve somut olgulara dayanmaktadır. Özellikle 17/25 Aralık 2013 soruşturmalarıyla, yakınlarıyla birlikte  yolsuzluklar yapıp, rüşvetler aldıklarına dair onlarca somut delilin ortaya saçıldığı AKP’li dört bakanın Meclis’te AKP oylarıyla aklanarak skandalın üzerinin kapatılması, belki hukuken farklı anlamlara gelebilir ama, yürütme, yasama ve yargının yanı sıra dördüncü kuvvet olarak tanımlanan medya açısından çok farklı anlamlara gelmektedir. Aldıkları rüşvetler ve yaptıkları yolsuzluklar suçüstü yapılarak somut şekilde delillendirilmiş bu müstafi bakanların Meclis’te aklanmasına vesile olan güç, BaşBAKAN Davutoğlu’nun başında bulunduğu iktidar partisi AKP’nin çoğunluk sandalyesine sahip olduğu Meclis Grubu’dur.
Yine onlarca somut delile rağmen içeriğinde yabancı ülkelerin de olduğu bu görülmedik büyüklükteki yolsuzluk ve rüşvet skandalının üstünü kapatılmasına ve ilgili soruşturmaların tüm demokratik ve hukuki norm, ilke ve teamüller hiçe sayılarak durdurulmasına yol açan irade de Ahmet Davutoğlu’nun BaşBAKAN olarak başında bulunduğu AKP hükümetidir. Mahkeme safahatında gerekirse tüm somut delillerini ortaya koyacağım bütün bu tutum ve tavırlar maalesef 25 yıllık bir gazeteci, yaklaşık 10 yıllık bir Genel Yayın Yönetmeni ve bir siyaset bilimci olarak bana BaşBAKAN Davutoğlu için “hırsız hamisi” teşhis ve tespitinden başka bir şans bırakmamaktadır.
Özetle, paylaştığım ilgili mesajda herhangi bir hakaret olmadığı gibi, şikayete konu olan ifadeler kamuoyunun doğru bilgi ve objektif yorum edinme hakkının tezahüründen ibarettir. Bu suç duyurusu ve soruşturma ise, ülkemizde geriye bir avuç kalan onurlu, izzetli ve cesur muhalif sesleri yargısal süreçlerin yoruculuğu ve yıpratıcılığıyla yıldırma ve sindirme amacı gütmektedir.
Saygılarımla…”

1 Mayıs 2015 Cuma

Türkiye ve sado-faşist ruh iklimi

Erdoğan’ın tek adam yönetiminin ve AKP iktidarının yapıp ettiklerini değerlendirmenin sadece siyaset bilimi, sosyoloji, psikoloji ve ekonomi gibi sosyal bilimlerin çerçevesinde yapılmasının artık yeterli ve mümkün olmadığını, pek çok hal ve eyleminin doğrudan psikiyatrinin alanına girdiğini uzun zamandır pek çok insan söylüyor. Özellikle Erdoğan ve onu taklit etmekten başka bir meziyet ortaya koyamayan Davutoğlu’nun Türk siyasetinde hakim kıldığı psikolojiye ve bu psikolojinin sebep olduğu nefret söylemi ve nefret suçu niteliğindeki dehşet verici üsluba şöyle kısaca bir bakmak bile tepeden aşağı doğru toplumun her tarafına sirayet eden o hastalığı görmeye yetebiliyor. Madem ortada salgına dönüşmüş, hızla yayılan bir hastalık var, öyleyse son derece görünür olduğu için teşhisinde herhangi bir sıkıntı yaşanmayan bu hastalığa bir ad koymanın vakti geldi. Hızla yayılan ve toplumu esir alan bu hastalığa ben “sado-faşizm” diyorum.
Toplumların genel ruh haleti ve psikolojisiyle siyaseti ve sosyolojisi arasındaki bağ malum. Sanırım siyaset ve psiko-sosyal atmosfer arasındaki karşılıklı etkileşim ve nedensellik ilişkisini de uzun uzadıya tartışmaya gerek yok. Bununla birlikte göz göre göre faşizme kayan bir iktidarın bu siyasal sapkınlıktan elde ettiği maddi ve siyasi faydanın yanı sıra manen aldığı sapkın hazları analiz etmenin gereği ise ortada. Zaten pek tartışılmayan bu boyutunu analiz etmeden artarak devam eden faşizm sürecini anlamak da pek mümkün olmayacak gibi.
Bilindiği gibi faşizm toplumsal yaşamın tüm alanlarını kapsayan bir tek ideolojinin hükümranlığını savunur. Baskıcı bir siyasal sistem olarak bir partinin veya bir liderin dünya görüşüne göre örgütlenir. Toplumda farklılıkları hızla boğacak bir tahakküm kurmaya başlar. Tüm medya liderin dayattığı ideoloji, tercihler ve görüşlere göre yayınlar yapmaya, aydınlar onun görüşlerini meşrulaştırmaya zorlanır. "Organik aydın"ların da desteğiyle artık iyice bir nevi kutsallık atfedilen liderin ve partinin görüşüne ve tercihlerine uymayan düşünceler veya muhalif seslerin çeşitli baskı unsurlarıyla sindirilmesinin vakti gelmiştir. Muhalif yayın yapanlar, farklı görüşler dile getirenler sansürlenir, kapatılır veya pek de hoş olmayan başka türlü yollarla engellenmeye çalışılır. Böylece faşizan tek tip düşünce toplumda baskın hale getirilir. Faşizmin derinliği ve kıvamı bu şartların ne kadarının somut olarak hayata geçirildiğiyle doğru orantılıdır.
Faşizmlerde en önemli unsur liderlik ve onun dünya görüşü ile tercihleridir. Lider ve parti formunda örgütlediği teşkilatı özgürlükleri kısıtlarken, hakları ortadan kaldırırken, bireyi tüm demokratik hakları ile birlikte totaliter rejimin amaçlar doğrultusunda yok ederken eline geçirdiği her değeri istismar etmekte de sınır tanımaz. Genelikle milliyetçilik ve vatanseverlik gibi her insanda bir nebze olsun bulunan duygular faşistlerin hoyratça at oynattıkları en geniş ve münbit istismar alanını oluşturur. Son dönemde Türkiye’de olduğu gibi vatanperverlik ve milliyetçiliğin yanı sıra dini değerler ve geride kalmış "şanlı bir geçmişi ihya" söylemleri eşliğinde tarihi değerler de, tabii aslını yok etmek ve içini tamamen boşaltmak pahasına, bu istismardan fazlasıyla nasibini alır.
Hiç şüphesiz faşizan süreçlerin önemli göstergelerinden biri de hukukun ve yargının araçsallaştırılmasıdır. Lidere ve kurmak istediği despotik totaliter sisteme şöyle ya da böyle itirazı olanlar ve sistemin muktedirleri nazarında şu ya da bu sebepten dolayı aşağı veya sakıncalı görülen halk gruplarına ilk etapta baskılar uygulanması, süreç içerisinde tutuklanmaları, yargılanarak idam edilmeleri ve/veya yargısız infazlarla ve linç kampanyalarıyla öldürülmelerinin toplum tarafından haklı görülmesi için yoğun bir propaganda yapılır. Faşizan eğilimdeki lider ve örgütünün başlangıçtaki mütereddit baskı ve kıyımları halkı ikna edip desteğini aldığı oranda süreç içerisinde artırılır ve nihayet iradi ve sistematik bir yok ediş hedefiyle bir devlet politikası haline dönüştürülmeye çalışılır.
Son 15 ay boyunca Hizmet Hareketi’ni hiç durmaksızın hedefe koyarak ötekileştiren, şeytanlaştıran, düşmanlaştıran Erdoğan’ın, ortaya hiçbir somut delil koyma ihtiyacı duymaksızın, bu cihan sumül sivil toplum hareketini yok edilmesi gereken bir “terör örgütü” olarak tanımlamasının Türkiye’deki faşizan gidişatla çok yakından alakası bulunmaktadır. Erdoğan’ın aylar süren ısrarları sonucu Hizmet Hareketi’ni “paralel devlet” yaftasıyla “Kırmızı Kitap” olarak bilinen milli tehditlerin sıralandığı anti-demokratik “Milli Güvenlik Siyaset Belgesi”ne sokmaya çalışması da Erdoğan liderliğindeki faşizm sürecinde Türkiye’nin hangi aşamada olduğunu açıkça gösterir niteliktedir.
Tıpkı şu an Türkiye’de yaşanmakta olduğu gibi faşizmlerde bir kişinin, yani liderin aldığı kararlar ve verdiği hükümler diğer herkesten ve halkın tamamından daha isabetli görülmeye başlar. Toplumun geri kalanı ise medyatik efsunlamalarla “liderin hata yapmayacağı” konusunda güdülenir. Erdoğan’ın her gün vesileler oluşturarak defalarca konuşması, yer yer temelsiz ve mesnetsiz yalanlar ve iddialarla bezeli coşkun ve iddialı hamasetle dolu bu konuşmaların 10-15 TV kanalında birden canlı verilmesi ve ertesi gün 10’u aşkın ulusal gazetenin manşetlerini süslemesindeki amaç da zaten bu kesintisiz güdüleme ihtiyacını gidermekten başkası değildir. Faşizme dümen kırmış bir lider, toplumun tamamının dünyaya ve olaylara sadece kendisinin baktığı gibi bakmasından başka bir amaç gütmez artık. Bu aşamada azıcık farklı olana bile tahammül edemez.
Sürecin başlangıcında belki ideolojisiyle birlikte hayatta kalabilmek için ihtiyaç duyduğu faşizan uygulamalar zamanla, yaşanan duygusal bir sapmayla, uygulanmasından zevk ve haz alınan bir olağan uğraşa dönüşür. Zaten sürecin psikiyatrinin müdahil olmasını gerektiren aşaması da burasıdır. Lider ve örgütü adeta kan kokusu almış köpek balıkları misali artık kendilerinden farklı düşünen, farklı inanan, farklı yaşayan değişik toplumsal kesimlere çektirdikleri acılardan zevk alır hale gelmiştir.
Hitler’in gaz odalarında ve fırınlarda boğarak ve yakarak katlettiği milyonlarca insanın kıyımını sosyo-ekonomik ve demografik ihtiyaçlarla rasyonelleştirmesinin ikna ediciliği tartışmalıdır. Yahudilerle birlikte farklı açılardan kendilerinden aşağı veya kendilerine tehdit olarak gördükleri komünistlerin, çingenelerin, eşcinsellerin, başka ideolojik ve etnik grupların çektiği acılardan sadistçe bir haz almadan bu kıyımı sürdürmelerinin ben pek mümkün olamayacağı kanaatindeyim. Bugün Türkiye’de yaşanan süreç henüz Hitler Almanyasının kıyım boyutlarına ulaşmamış olsa da, Erdoğan ve peşine takmayı başardığı güruhun kendilerinden farklı gördükleri tüm toplumsal kesimlere liderlerinin orkestrasyonuyla çektirdikleri acıdan ve yaşattıkları mağduriyetlerden haz ve zevk almadıklarını kimse savunamaz!
Diğer türlü, Erdoğan’ın farklı toplumsal kesimlere yönelik giriştiği linç ayinlerini izleyerek hazzın doruklarına çıkan on milyonlarca insanın varlığını başka türlü nasıl açıklayabiliriz ki? Erdoğan’ın bu linç ayinlerini, nefret söylemlerini taklitle bu hazzın bir parçası olmak için çırpınanların çokluğu Türkiye’de yaşanmakta olan toplumsal cinnet halini “sado-faşizm” kavramıyla tanımlamayı hak etmiyor mu?
Bilindiği gibi fikir ve isim babası Fransız yazar Marquis de Sade olan “sadizm” başkalarına acı çektirerek zihnen doyum sağlamak ve bundan haz almak anlamına geliyor. Bu türden sapıtmış insanlara da “sadist” deniyor. Sadizmin bireysel alandaki hali bile feciyken, toplumun geniş kesimlerinin faşizmle bütünleşerek kitleselleşmesinin nasıl bir fecaat olacağını düşünmek bile dehşet verici. Dehşet verici ama maalesef bu sado-faşizm şiddetini her geçen gün artıran bir ivme ile şu an bu ülkede yaşanıyor.
Mesela kadınlı erkekli binlerce insan, ailesine ekmek almaya giderken sokak ortasında polis tarafından öldürülen 14 yaşında bir çocuğun annesini ve üstelik acısı daha taptazeyken, sırf Alevi olduğu için Erdoğan’ın insafsız kışkırtmalarıyla dakikalarca yuhalayabiliyor. Korkarım ki sürü psikolojisiyle insanlık duygusunu toplu halde yitirmiş o kitle, bu yaptıklarından adeta bir meziyet sergilemişler gibi, sapkın bir zevk de alabiliyor. Ya da Uludere’de bombardımanla öldürülen Kürt çocuklarının hesabını sormak yerine, bu katliamın sorumluları yine bu ülkede arsızca ödüllendirilerek baş tacı edilebiliyor.
Haklarında hiçbir somut suç delili ortaya konulamayan milyonlarca Hizmet gönüllüsü, yine on milyonlardan oluşan yalanlarla dolu medyatik efsunlarla güdülenmiş kitlelerin destek, alkış ve haz çığlıkları eşliğinde tam bir toplumsal lince tabi tutulabiliyor. Masum insanlar hiçbir delil ortaya konulmaksızın 1,5 yıl boyunca milyonların alkışları eşliğinde her gün akıl almaz yargısız infazlarla “teörist, haşhaşi, hain, sülük” ilan edilebiliyor. Tıpkı Gezi Parkı protestosuna katılanlarda olduğu gibi Hizmet’e yakın isimlerin adları da sıklıkla tutuklanacaklar listesinde yer alıyor ve bu listeler sado-faşist bir toplumsal lincin haz araçlarına dönüştürülebiliyor. 
Erdoğan’ın tepeden aşağı toplumun tüm katmanlarına yaydığı bir cinnet halini yaşayan Türkiye korkarım ki ilk sado-faşist totaliter diktatörlük olarak literatüre geçmeyi fazlasıyla hak ediyor.