13 Ocak 2016 Çarşamba

Satranç tahtasında tavla


Peşinen söyleyeyim ki, özellikle Türkiye’de kahvehane kültürüne aşina erkeklerin tamamının aksine, tavladan hiç anlamam. Satrancı ise biraz bilirim ve ara sıra kızımla oynarım. Ama yine baştan söyleyeyim buradaki kastım satrancı övmek, tavlayı yermek ya da tam tersi değil. Çünkü her oyunun kendi güzellikleri, kendi kuralları, kendi stratejileri olduğunu bilirim.
Ama, tabii olarak, her konuda olduğu gibi bu iki masa oyununa dair de bir algı ve imaj konusu var. Dört bin yıllık bir geçmişi olan satrancın bendeki algısı daha kurallı, daha disiplinli, daha açık ve daha centilmence bir oyun olması şeklinde. Bana göre satranç kurnazlığa, aldatmaya, ayak oyunlarına veya şansa değil rakibinin gözlerinin içine bakarak ve belki de 4-5 hamle sonrasında neler yapabileceğini göstere göstere oynanan bir zekâ ve strateji oyunudur.
Öte yandan geçmişi M.Ö. 3000 yıllarına kadar uzanan tavlanın da kendine has kuralları ve zekâ gerektiren stratejileri vardır. Zaten 4.500 hamle ihtimali olduğu söylenen tavla da pek hafife alınabilecek bir oyun gibi görünmüyor. Yine de çıkan fırsatların isabetli değerlendirilmesini sağlayan kıvrak zekâ ve tecrübeyle edinilmiş ustalığın yanı sıra her an oyunun kaderini değiştirebilecek baskın şans faktörü tavlayı büyük ölçüde satrançtan ayrı bir kategoriye taşıyor. Çünkü bütün diğer niteliklerinin yanında tavlanın en baskın karakterini bir “şans oyunu” olması oluşturuyor.
Burada asla o bundan iyidir, bu şundan kötüdür şeklinde bir kastım yok. Çünkü iki oyun bambaşka kuralları olan ve tamamen bambaşka olan oyunlardır. Bu yüzden satrancı tavla gibi, tavlayı satranç gibi oynayamazsınız. Oynamaya kalkarsanız komik durumlara düşersiniz. Çevrenizde alay konusu olursunuz. Üstelik aptalca bir şey yapıp satrancı tavla gibi oynayarak makul ve geçerli bir sonuç almanız da mümkün olamaz. Aynısı tavlayı satranç gibi oynamaya kalkanlar için de geçerlidir. Böyle bir saçmalığı yapmaya kalkanlar, bundan sonuç alamayacakları, bir de üstüne rezil olacakları gibi ileride olur da kurallarına uygun ciddi bir oyun oynamak istediklerinde kendisine saygısı olan herhangi bir oyun arkadaşı da bulamazlar.  
“Sen neden bahsediyorsun? Bu kadar saçmalığı yapabilecek satranç ya da tavla meraklısı olabilir mi?” diyen itirazlarınızı duyar gibiyim. Haklısınız. Zaten böyle bir saçmalık olmaz. Olamaz. Tüm benzer oyunlarda olduğu gibi tavla ve satrançta da oyunun esasını hiçe saymak, hep kazanmak hırsıyla oyunun kurallarını keyfi bir şekilde ihlal etmek ya da sürekli değiştirmek mümkün değildir. Ya peki gerçek hayat? Gerçek hayat eninde sonunda eğlencelik olan bu oyunlar kadar ciddiyetten mahrum olmalı ki siyasette, ekonomide, yargıda, dış politikada kuralsızlık, ilkesizlik, disiplinsizlik ve keyfilik had safhada.
Tavlada, satrançta sergilendiklerinde acımasızca alay edeceğimiz saçmalıkların çok fazlası gerçek hayatta ve her tarafta kol gezmiyor mu? Sahip olduğu kaba kuvvetin verdiği pervasızlıkla parlamenter demokratik hukuk devletinin tüm kurum ve kurallarını yok sayanlar bu ülkede yok mu? Anayasa’nın, yasaların, demokratik ve diplomatik teamüllerin, en temel ahlaki ilkelerin, mahkeme kararlarının yerine ilkesizliği, hukuksuzluğu, keyfiliği, fırsatçılığı, üç kağıtçılığı ve çıkarcılığı koyanlar tüm bunları hepimizin gözleri önünde yapmıyor mu? Sahi nasıl oluyor da satranç diye başladığınız bir oyunu tavla gibi oynamaya kalkışacak bir kendini bilmezin zararsız saçmalığına hiç tahammül edilemezken bir toplumsal tepkisizlik konforu içerisinde Anayasa ve parlamenter demokrasinin bütün yasaları, ilkeleri, kuralları ve kurumları arsız bir cüretkârlıkla yok sayılabiliyor?
Basit bir oyundaki saçmalıklara tahammül edemeyecek milyonlar kendi hayatlarını ve çocuklarının geleceklerini tarumar ederek sonsuza kadar karartacak böylesine büyük bir vandallığa neden hiç seslerini çıkarmıyor? Ülkeyi göz göre göre kaçınılmaz bir felakete sürükleyen saçmalıklara ve hilelere nasıl oluyor da bu kadar göz yumulabiliyor? Sahi ne oldu da bu ülkede insanlar ruhları çoktan terk etmiş, kokuşarak, kurtlanarak çürümeye yüz tutmuş cansız cesetlere dönüşüverdi? Hakikaten ne oldu bu ülkeye, bu millete, akla, ahlaka, izana, insafa ve vicdana?
Yoksa niteliklerini daha geliştirmek için uğraştığımız o çoğulcu ve özgürlükçü anayasal demokratik hukuk devleti değil miydik biz? Öyleyse milyonların yadırgamayan bakışları arasında bu kadar hoyrat baskıların ve keyfi yasakların sökün etmesi neden? Neden “çocuklar ölmesin” diyenler herkesin gözleri önünde linç ediliyor, cezalandırılıyor da gıkınız hiç çıkmıyor? Niçin korkuyorsunuz bu kadar?
Hangi özgürlükçü gerçek demokraside oyun oynarken değiştirdikleri ve yerine başkasını koymadıkları için kuralsızlıkla zırvalayıp duran yöneticiler tarafından sırf “barış istediler” diye binden fazla aydın tehdit edilebilir? Hangi hukuk devletinde barış ve huzur isteyenler derhal cezalandırılırken, muhalif herkesi açıktan öldürmekle ve üstelik “dökülecek kanlarıyla duş almakla” tehdit eden mafyatik çeteler el üstünde tutulabilir?
Hangi demokratik hukuk sistemi, “sistemi değiştirdim” diyerek sanki sistem hakikaten değişmiş gibi anayasal ve ahlaki hadlerini bilmeyenlerin ülkeyi keyiflerince yönetmelerine müsaade eder? Anayasal parlamenter sistem hala yerli yerinde duruyorken ülkeyi nev-i şahsına münhasır despotik bir başkan gibi yönetmeye kalkarak her adımında anayasal suç işleyenlere kendisine azıcık saygısı olan hangi onurlu halk saygı duyar?
Türkiye hala Avrupa Konseyi’ne üye, AİHS’e taraf, AİHM’e bağlı, AB’ye üyelik sürecindeyken bu ülkede her gün en adi diktatörlüklerde bile görülemeyecek ölçüde yaşanan hukuksuzluklar, yolsuzluklar, keyfilikler, baskılar ve zulümler satranç tahtasında tavla oynamaktan daha mı az vahim ki kimselerden ses çıkmıyor, hiç itiraz yükselmiyor?
Şu hale bakın: NATO üyesiyken Şangay İşbirliği Örgütü’ne yaltaklanılıyor. NATO ordusuyken Çin ile füze sistemleri pazarlığı yaparak şark kurnazlıkları sergileniyor. Seküler bir cumhuriyet ve demokrasiyken Suudilerin mezhepçi askeri paktında yer alınıyor. Suriye’de ve Ortadoğu’nun birçok yerindeki radikal terör örgütleriyle netameli ilişkilere giriliyor. En fazla merhamet gösterilmesi gereken Suriyeli mülteciler bile insan dalgaları haline getirilip AB ülkelerine karşı bir şantaj aracı olarak kullanılabiliyor. Peki, tüm bunlar ve daha niceleri satranç tahtasında tavla oynamaktan daha küçük birer saçmalık mıdır ki, hiç kimseden hiçbir tepki gelmiyor?
Şunu kimse unutmasın! Satranç tahtasında tavla oynayarak hiçbir sonuç alınamayacağı gibi ilkesiz, kuralsız dış politika ve keyfi iç politika tercihleriyle Türkiye’nin müspet bir sonuca ulaşmasının da imkanı bulunmuyor. Ülke içinde ve dış politikada kendisini hiçbir müesses kaideye bağlı hissetmeyen, revizyonist demeye bile imkan vermeyecek kadar ilkesizlik batağına saplanan Erdoğan Rejimi’nin öngörülemeyen, tahmin edilemeyen ve dolayısıyla güvenilmeyen politika ve eylemlerinin varacağı sonuç korkarım ki bütün kurumlarıyla ve ilişkileriyle iflas etmiş bir ülkeden başkası olamaz. Kaos içerisinde, altından kalkamayacağı sorunlarla baş başa kalacak böyle bir ülkenin uluslararası alanda hızla yalnızlaşarak iflas etmiş bir devlete (failed state) dönüşmesinden ise kaçınılamaz.
İsteyen istediği kadar saçmalamaya, kendilerini komik durumlara düşürmeye devam edebilir. Ama, keşke tüm bu saçmalıkları sadece satrançta veya tavlada yapmakla yetinseler. Milletin, ülkenin ve çocuklarımızın geleceğiyle saçma sapan oynamasalar.

12 Ocak 2016 Salı

Ne izan kaldı, ne de mizan

Çinliler rahat ve huzur yüzü görmesini istemedikleri hasımları için “ilginç zamanlarda yaşayasın” diye beddua edermiş. Tarihin derinliklerine inildiğinde Türklerle ilgili hoş sayılabilecek pek bir hatıraları olmayan Çinliler, acaba Türkiye için de böyle bir beddua etmiş olabilirler mi? Doğrusu bilemiyorum. Ama şundan eminim ki, Çinliler bu bedduayla hasım gördüklerine dair ne murat ediyorlarsa Türkiye son yıllarda tam da onu yaşıyor.
Yaşananlara şöyle bir baktığımızda bu ülkede artık ne aklın, ne de üzerinde mutabık olunan herhangi bir değer ölçüsünün kalmadığını içimiz yanarak görebiliyoruz. Şayet birileri dış politikadan ekonomiye, iç politikadan yargıya kadar her nereye baksalar kesif bir akıl tutulmasından kaba izleri hala göremiyorsa, bu kişilerin ilk önce kendilerinin ciddi bir akıl tutulmasına maruz kalmış olduklarından şüphe duyabilirsiniz. 
Gerilim, kutuplaştırma, parçalama, çatıştırma gibi yöntemlerle bütün iktidar gücünü ve araçlarını tek bir kişinin elinde toplamak amacıyla girişilen şeytani siyaset, arzulanan sonuçları üretmekte ne yazık ki hep işe yaradı. Bu açıdan bakılırsa ortada inkar edilmesi güç bir başarı söz konusu. Doğruya doğru, kişiliğinde ve söylemlerinde müşahhaslaşan bu yıkıcı ve parçalayıcı siyaset paradoksal bir şekilde Erdoğan’ın arzu ettiği siyasi güç temerküzünü fazlasıyla temin etti. Ama pirus zaferi niteliğindeki bu başarının hem ülkeye, hem de bölgeye bedeli çok ağır oldu. Geride bir arada tutulması neredeyse imkansız olan ve tamiri nesiller gerektirecek bir sosyo-politik enkaz bıraktı. İçinde bulunduğu bölgede yaşanan krizlerin ve çatışmaların çözümünde Türkiye’nin hep gurur duyduğu yapıcı rol ise sadece geçmişten tatlı bir hatıra olarak kaldı.
Öyle ki, çok boyutlu eleştirel düşüncenin ve çok ince hesaplara dayalı stratejik aklın en etkin olması gereken dış politikamız son birkaç yıldır tam bir tutarsızlıklar manzumesi haline geldi. Kişisel ihtiraslarla gündelik şekillendiğinden bir hayali dünyadaymış gibi gerçeklikten kopuk bir izlenim veren dış siyasetimiz yüzünden ülkemiz, birbirine karşı değerler ve çıkarlar ekseninde şekillenen rakip eksenler arasında kimliğini ve aidiyet duygusunu yitirmiş cehennemi bir uçurumun kenarına gelip dayandı.
Özellikle son 5 yılda izlenen dış politikaya baktığımızda Türkiye’yi yöneten bir aklın sahiden var olup olmadığından şüphe etmemek için tüm akli melekelerimizi zayi etmiş olmamız şart sanırım. Hakikaten de Erdoğan-Davutoğlu ikilisinin yönetiminde izlenen dış politikamız esas alındığında ne olduğu, kim olduğu, nereye ait olduğu anlaşılamayan, kimliği belirsiz bir Türkiye ile karşı karşıya kalırız. Şayet ikilinin ta en başından itibaren amaçladığı böyle bir Türkiye’ye varmak idiyse, hakikaten kendilerini tebrik etmek gerekiyor. Bugün Türkiye’yi nerede durduğu ve ne yaptığı tam belli olmayan, daha kötüsü yarın nerede duracağı ve ne yapacağı kestirilemeyen kimliksiz, ilkesiz, kaidesiz, aidiyetsiz ve öngörülemez bir ülke haline getirmeyi başardılar.
Şimdi iç geçirerek hatırlanacağı gibi Türkiye 2010 sonrası döneme Avrupa Birliği (AB) norm ve standartları ile yoluna devam eden bir ülke olarak girmişti. Bu rotada ilerlemek üzere kaleme aldığı binlerce sayfalık Ulusal Programı ile gerçek bir özgürlükçü, çoğulcu, şeffaf, hesap verebilir bir demokratik hukuk devletine ulaşmak için yapması gereken ev ödevlerinin de son derece farkındaydı. Bölgedeki bütün halklara ilham veren başarılarını ve bu başarıları taçlandıracak demokratik hedeflerini Arap isyanlarının oluşturduğu şartlarda diğer bölge ülkelerine taşıma imkanlarına da erişmişti. Bunları gerçekleştirmek için sadece dış politik şartlar değil, iç politik şartlar da son derece elverişliydi. 
Ne yazık ki, bu uygun şartları hem Türkiye’nin daha demokratik bir ülke olması yönünde, hem de bölgenin hayrına kullanmak yerine Erdoğan-Davutoğlu ikilisi bambaşka bir rotaya saptı. Daha kamil bir demokrasi yönünde ilerlemektense siyasal İslamcı köklerine keskin bir dönüş yaptılar ve dünya realitesinden kopuk “Yeni Osmanlıcı” rüyaların peşine düştüler. Bu tercihin hemen akabinde Ortadoğu halklarına demokrasi, barış, refah ve özgürlük ilhamları veren o mucizevi Türkiye hızla kayboluverdi. Yerini ise çocuksu emperyal heveslerle “büyük güç” havasına bürünerek Ortadoğu’da hakimiyet peşinde koşan amorf bir siyasetin ihtiraslarıyla kör ettiği bir Türkiye aldı. Artık demokrasi, özgürlük, hukuk ve insanca yönetim ve katılımcı yönetişim ideallerinin tamamı rafa kalkmış, geriye ise ne pahasına olursa olsun ulaşılmak istenen tek bir ideal kalmıştı: Daha fazla güç.
Azgın bir iştihayla hedefe konan “daha fazla gücü” sağlayacak hiçbir şeyden çekinilmedi. AB’ye üyelik hedefinin gerekleri ile “daha fazla güç” ideali doğal olarak çeliştiğinde AB reform sürecinden anında vazgeçildi. Demokrasilerin ve liberal piyasa ekonomilerinin bir savunma örgütü olarak kurulan ve kuruluşundan itibaren Türkiye’nin üye olduğu NATO’nun sistemi, değerleri ve ilkeleriyle çelişen arayışlara girilmekten de geri durulmadı. Bir dönem hezeyan o kadar ileri boyutlara vardı ki NATO’dan ayrılma tehditleri dahi havalarda uçuştu. Çin’den füze savunma sistemleri alma blöfüne bile tenezzül edildi. İş daha da ileri götürüldü ve Şangay İşbirliği Örgütü’ne üyelik için Rusya lideri Vladimir Putin’e yalvarmalara kadar vardırıldı. 
Erdoğan-Davutoğlu ikilisi için AB ve NATO artık iç siyasette enine boyuna istismar edebilecekleri bir siyaset objesine dönüşmüştü. Kendilerini aşırı güç ilüzyonuna kaptıran ikili tabanlarını coşturacak temelsiz böbürlenmelerle AB ve NATO’yu sürekli tahkir eder, aşağılar hale gelmişlerdi. Öte yandan, temel insani hassasiyetlerin yanı sıra uluslararası hukuk, normlar ve teamüller hiçe sayılarak Ortadoğu’daki radikal terör örgütleriyle netameli ilişkilere ve tehlikeli maceralera girildi.
İzlenen tutarsız politikalara rağmen gerçekleri çarpıtmaya dayalı aşırı özgüvenli hamasetle ve iktidara iliştirilmiş güçlü olduğu kadar ilkesiz medya üzerinden yürütülen başarılı algı yönetimiyle aldatılan kitlelerin Türkiye’yi dünya siyasetinin merkezi, Erdoğan-Davutoğlu ikilisini ise bu ülkeyi yeniden Osmanlı’nın şaşaalı dönemlerindeki gücüne döndürecek kahramanlar sanmaları kaçınılmazdı. Öyle de oldu. Zaten süreç içerisinde ordunun rolü sınırlamış, sivil toplum sivil olmaktan çıkarılıp iktidara bağlı hale getirilmiş, medya üzerinde tam bir hakimiyet kurulmuş, bağımsız ve tarafsız yargı tamamen yok edilmiş, hiçbir ahlak kuralı ve ilke tanımayan algı yönetiminde tarihte eşine az rastlanır bir performansa erişilmiş ve tüm muhalif kesimler susturulmuştu.
Halk desteğinin zirvede olduğu, eleştirinin ve denetimin sıfırlandığı bir ortamda yüz yılların tecrübelerine dayalı kurumsal akla, gücünü çoğulculuğundan alan entelektüel birikime veya ülkenin yaşayan ortak aklına da artık ihtiyaçları kalmamıştı. Dış politikada olduğu kadar iç politikada da akıldan ziyade keyiflerine ve ihtiraslarına göre yol almaya başladılar. Bu şekilde yol aldıkça hem kendilerini, hem de ülkeyi batırdılar. Batırdıkça telaşa kapıldılar. Bu telaşla doğru ile yanlışı ayrıt etmeye yarayacak tüm değer ölçülerini ve ölçütlerini tarumar ettiler. Mesela yargıya şöyle bir bakanlar, artık ince eleyip sık dokuyarak kimin haklı kimin haksız, kimin suçlu kimin suçsuz olduğunu ayırt edecek hassas tartan bir adalet terazisi yerine sırf muhalif görüldükleri için hedefe konulanların başını ezen bir balyoz görür oldu. Millete hizmet etmesi gereken polisin nasıl partizan milislere dönüştürüldüğüne ise herkes şahitlik etti. 
Demokratik ilkeler ve adalet çerçevesinde hemen çözmek yerine asırlık Kürt sorunu terör örgütü PKK’ya indirgendi. Daha fazla güce erişmek için taraf haline getirilerek meşrulaştırılan PKK ile içeriği kamuoyundan saklanan kirli pazarlıklara girişildi. Kirli pazarlıkların tıkandığı noktada ise yeniden bütün ülkeyi içine çekebilecek kirli ve kanlı bir  savaşa start verildi. Ve istendi ki, dün yanlış amaçlarla yola çıkılan ve kirli pazarlıklara dayalı yanlış yöntemlerle sürdürülen “Çözüm Süreci” gibi bu kirli savaşa da herkes destek olsun. En makul eleştirileri, en insani kaygıları olanlar bile hemen iktidarın hizasına gelsin, sussun, sinsin, yılsın.
Ve böylece, maalesef, Türkiye bir kere vardığında hiçbir ülkenin varlığını devam ettiremeyeceği o berbat noktaya varmış oldu. Bir toplumu millet ve medeni dünyanın bir parçası yapan tüm milli, manevi, demokratik ve hukuki değerlerin içi boşaltıldı, değersizleştirildi. Ülke izanını kaybettikçe insanların referans alabileceği hakiki mizanlardan de eser kalmadı. Bugün üzerine samimiyetsiz hamasetin ve siyaseten istismarın bolca yapıldığı yaşam hakkından, gerçek demokrasiden, hak ve özgürlüklerden, denetimden, şeffaflıktan ve adaletten samimi olarak bahsetmek bile ihanetle eş tutulur hale geldi.
Türkiye izanını da, mizanını da öylesine bir kaybetti ki bebekleri, çocukları, yaşlı kadınları öldürenler kahraman ilan edilir, “çocuklar ölmesin” diyenler ise ihanetle suçlanıp ve yargılanır hale geldi. Çinlilerin bedduası Türkiye için sanırım gerçek oldu. Hakikaten çok ilginç zamanlarda yaşıyoruz.

9 Ocak 2016 Cumartesi

​“Çocuklar ölmesin!” provokasyonu

Reel sorunlarla uğraşarak Türkiye’yi yönetmek yerine türlü türlü yalan ve iftiralarla algıları yöneterek kandırabildikleri kitlelerden devşirdikleri muazzam destekle ülke üzerinde tek adamcı bir despotitahakküm kurmaya çalışan bir avuç İslamcı militan bu hedefe ulaşmak yolunda hiçbir insani, hukuki ve ahlaki ilke tanımıyor. Kimsenin tam olarak ne olduğunu kestiremediği o hedef ya da davauğruna tarihin görüp görebileceği en keskin U dönüşlerineen mide bulandırıcı savrulmalara, en tiksinilesi tutarsızlıklara ve en kıvrak manevralara hep bu dönemde şahitlik ediyoruz. 
Dış politikada Suriye, İsrail, Mısır, Rusya, ABD ve AB ile olan ilişkilerde söylem ve eylem bazındaki keskin inişler ve çıkışlar bu duruma güzel birer örneklik teşkil ediyor. Öyle ki “Stratejik Derinlik” ve “komşularla sıfır sorun” hamasetiyle ülkeye hakim olanların en büyük stratejik manevraları daha dün tükürdüklerini bugün yalamaktan ibaret hale geldi.Machievelli’yi bile mezarından ters döndürecek nitelikteki tutarsızlık, ilkesizlik ve öngörülmezliğin pek çok örneğini ekonomik ve sosyal politikalarda da görmek mümkün.
Dış politika ve sosyo-ekonomik alanlardaki tutarsızlıkların, çelişkilerin, ilkesizliklerin ve şahsiyetsizliğin daha fecisi ise iç siyasette yaşanıyor. Bireysel ya da grup hırslarıyla peşinde koştukları ihtiraslı hedeflere ulaşmak için hiçbir kutsal ya da ilke tanımayan bu güruhun dün söyledikleriyle bugün söylediklerinin aynı ağızlardan çıktığına inanmak hakikaten zor. Türkiye’nin siyasi iktidarına hakim olan ilkesizliğin, hukuk tanımazlığın, keyfiliğin yol açtığı pek çok sorun bir yana sadece sebep oldukları öngörülemezlibile Türkiye için başlı başına bir risk haline gelmiş durumda. Bu öngörülemezlik yüzünden bugün kimin kahraman yarın kimin hain ilan edilebileceğine ya da bugün revaçta olan bir siyasi pozisyon veya söylemin yarın başına neler gelebileceğine dairbir tahminde bulunmak her geçen gün daha da zorlaşıyor.
Şöyle üstün körü bakıldığında dahi rasyonel ve ahlaki tutarlılıktan mahrummuş gibi bir görüntü veren bu keskin U dönüşlerine, çıkarlarıyla iktidara ölümüne bağlı iliştirilmiş (embeded) kesimler, siyasetçiler, aydınlar(!), gazeteciler uyum sağlamada şaşkınlıktan kaynaklı bazı ufak tefek zorlanmalar yaşasalar da bunların ahlaken herhangi bir sorun yaşamadıkları görülüyor. Tek bir adamın keyfine göre hızla değişen beklenmedik her duruma bunların kendilerini uyarlamaktaki hızları, kıvraklıkları ve marifetleri dünyanın en esnek akrobatlarını bile kıskandıracak derecedeZaten ülkede asıl tehlikeyi omurgasız canlılarmışcasına sınırsız esneyebilen çıkar odaklı bu ilkesiz çevreler değil, sıradan konjonktürel değişimlerin yanısıra en keskin savrulmaları bile ilkesel bir tutarlılıkla karşılayıp pozisyonlarını ona göre korumaya çalışanlar yaşıyor.
İktidarın tutarsız ve keskin zig zaglarına ilkesel tutarlılık adına iradi olarak uyum sağlamayan bu kesimler iktidarın her tutarsız ve keskin pozisyon değişikliğinde daha önce suçlandıklarının tam tersi ithamlarla kolayca ve arsızca suçlanabiliyorlar. Bu suçlama hızla siyasi linçlere, karakter suikastlerine dönüşebiliyor. Hatta Tahir Elçi örneğinde olduğu gibi ilkesel tutarlılıkta karar kılmış olanlara dava üzerine davalar açılabiliyor. Bu da yetmiyor sokak ortasında gerçekleşen bir faili meçhulle ortadan kaldırılabiliyor. 
Tam da Elçi vakasında olduğu gibi bu durumun en iyi örneklerinden birini Kürt sorunu ve terör örgütü PKK’ya yaklaşımlar oluşturuyor. 2012 yılında başlayan “Çözüm Süreci”ne ilkesel destek vermekle birlikte yapılan bazı yanlışlar ya da eksikler konusunda eleştirilerde bulunanları “dış güçlerin maşası” olarak yaftalayıp “çözüm karşıtı hainler” olarak linç edenler, kişisel siyasi hesaplarla Erdoğan’ın “çözüm süreci”ni sona erdirip yeniden kanlı çatışmları tetiklemesi üzerine bugün aynı kişileri aynı ilkesel tutarlılıklarından dolayı “PKK yanlısı hainler” olarak linç edebiliyorlar. Bizatihi kendisi yıldırıcı bir teröre dönen bu linç kampanyalarının en son kurbanı ise 20 yıldır bu ülkede her kesimce ilgiyle izlenen showmen Beyazıt Öztürk oldu. 
Öztürk’ün canlı yayınlanan showuna telefonla bağlanan ve kendisini Diyarbakır’dan öğretmen olarak tanıtan bir kadının herkesi ölümlere ve şiddete karşı duyarlı olmaya çağırarak “çocuklar ölmesin” demesi bile yeni bir linç kampanyasının başlatılmasına yetti. Milli Eğitim Bakanlığı derhal teşkilatlarında öyle bir öğretmenin olmadığını duyurdu. Güvenlik güçleri ise hiç vakit geçirmeden Diyarbakır’da görev yapan aynı isimli üç öğretmene ulaşarak birkaç saat içerisinde ses analizlerini yapma başarısını(!) gösterdi. Öğretmenin isminin sahte olduğu bilgisi derhal kamuoyuna yayıldı. Dink, Zirve ve Elçi cinayetleri hala çözümsüz beklerken bu üstün gayret hakikaten takdire şayandı. 
Bu görülmedik gayret elbette ki boşuna değildi. Çünkü kendisini öğretmen olarak tanıtan kadın, her ne kadar terör örgütü PKK lehine tek olumlu kelime söylememiş olsa da, büyük bir insani duyarlılıkla “çocuklar ölmesin” demişti. Baskılarla panikleyen Kanal D yönetiminin tuhaf bir açıklama yaparak derhal “provokasyon” yapmakla suçladığı zavallı kadın öğretmen çok büyük bir hata ettiğini nereden bilecekti ki? Oysa bilmeliydi. Çünkü daha yakın zamana kadar “analar ağlamasın” diyen Erdoğan’ın yerini insanların ölümü üzerinden başkanlık hesapları yapan biri almıştı. Dün Erdoğan söyleyince yandaşların korolar halinde tekrarlayıp ayakta alkışladığı bu sözlerin benzerini bugün söyleyemek ya doğrudan “terörist” ya da “PKK yandaşı” olmakla suçlanmak için artık yeterliydi.
Belli ki öğretmen kadın birkaç ay öncesine kadar tam tersi durumun psikolojisinden kendisini henüz kurtaramamış. Çünkü o zamanlar terör örgütü PKK’ya yönelik en ufak eleştiri hemen “çözüm karşıtlığı” olarak yaftalanıyor ve eleştiride bulunanlar derhal “Türkiye düşmanı hainler” olarak lanetleniyordu. Çözüm sürecindeki yanlışlara dair eleştirel bir iki söz edenler siyasi mitinglerde dile dolanıyor, gazete manşetlerinin hedefi haline getiriliyorlardı. Bu ülkede gerçek demokrat olup da bu linç kampanyalarından payını almayanın kaldığını sanmıyorum. Ben de şahsen bu linçlerden az payımı almadım. Ne yazık ki dün şehvetle o linçlerde yer alanların bugün sivil ölümleri eleştiren demokratları “PKK yandaşı” olmakla suçlayıp linç edenlerle aynı kişiler olması ve yine aynı kişilerin daha düne kadar terör örgütü PKK ve lideri Öcalan’a aşırı övgüler dizen çevreden olmaları bu ülkede artık şaşırtıcı görülmüyor.  
Mesela biz terör örgütü PKK ile pazarlık konusu yapmaksızın Kürt vatandaşlarımızın tüm demokratik ve kültürel haklarını hemen teslim edin dediğimizde “Öcalan Ortadoğu’da Türkiye’nin önünü açıyor” diyorlardı(Cumhurbaşkanı Başdanışmanı Yiğit Bulut).
Mesela biz evet terör örgütü üyelerinin geleceğini PKK ile müzakere etmek doğrudur ama Kürt sorununu PKK’yla eşitlemeyin dediğimizde, “Öcalan’ın mesajları bizim de düşüncemiz” diyorlardı (Dönemin Başbakan Yardımcısı Beşir Atalay).
Mesela biz terör örgütü PKK’yı bütün Kürtlerin tek temsilcisi gibi muhatap almak yanlıştır” dediğimizde “PKK ve IŞİD terör örgütü değil, politik hareketlerdir” diyorlardı (AKP milletvekili Orhan Miroğlu). Oysa Tahir Elçi, PKK ile ilgili benzer bir sözünden dolayı bugün hayatta değil.
Mesela biz terör örgütü PKK’yı meşrulaştırarak fiilen ve resmen taraf haline getirmeyin dediğimizde “Abdullah Öcalan olayları okuma kabiliyetine ve tecrübesine sahip” diyorlardı (Başbakan Yardımcısı Yalçın Akdoğan).
Mesela biz Oslo görüşmelerinin sızan ses kayıtlarında ortaya çıktığı şekliyle PKK’nın şehirleri cephaneliğe çevirmesine müsaade etmeyin dediğimizde “Öcalan bölgenin durumunu daha sağlıklı yorumluyor” diyorlardı (Adalet Bakanı Sadullah Ergin).
Mesela biz “tamam terör örgütü PKK ile müzakereler sürsün, buna itirazımız yok ama esas olan Kürt sorununun çözümüdür” dediğimizde “Sayın Öcalan demeyi ve PKK bayrağı açmayı suç olmaktan çıkardık” diyorlardı (Başbakan eski Yardımcısı Bülent Arınç).
Mesela biz “PKK Kürt sorununun sonuçlarından sadece biridir. Sebep duruyorken sadece sonuçlardan biriyle müzakere samimiyetsiz” dediğimizde “Abdullah Öcalan dünyanın geleceğini çok iyi okuyor” diyorlardı (AKP Milletvekili Yasin Aktay).
Mesela biz ülkede demokrasiden sapılarak, hak ve özgürlükler tırpanlanarak, hukuk ve yargı yok edilerek, Türkiye diktatrölük haline getirilerek Kürt sorunu çözülemezdediğimizde yandaş kalemler korolar halinde “Abdullah Öcalan ölmeyi değil, yaşatmayı seçti...” (Hilal Kaplan); “PKK terör örgütü değildir. Öcalan’a terörist demek, denize ‘göl’ demektir...” (Emre Aköz); “Öcalan olmasaydı şu an çoktan kan gövdeyi götürmüştü...” (Cem Küçük), “Bebek katili denilen Öcalan bize geleceği gösterdi...” (Nihal Bengisu Karaca), “Öcalan’ın çok geniş bir prestij alanı var. Nadir insanlardan biri...” (Etyen Mahçupyan) diyorlardı. 
Tüm uyarılara rağmen PKK’nın güçlenerek cephaneliğe çevirdikleri şehirlerde bir iç savaşa hazırlık yapmasına ihanet derecesinde göz yumanlar, bu sorumsuzluklarının ve beceriksizliklerinin hesabını vermek yerine yine ülkenin ilkeli demokratlarına saldırıyorlar. Kendileri ise daha düne kadar övgü üzerine övgüler dizdikleri Öcalan liderliğindeki PKK’ya karşı değil topyekün Kürt halkına karşı bir savaş açmış görüntüsü veriyorlar. PKK’yla mücadele adına yüzbinlerce nüfuslu şehirleri haftalarca kuşatıyor, insan hayatını hiçe sayacak şekilde haftalar süren sokağa çıkma yasakları ilan ediyorlar. 
Yıllarca göz yumdukları PKK’nın çocuk yaştaki gençleri kandırarak oluşturduğu silahlı şehir yapılanmalarına karşı sokaklarda verilen savaşta bebekler, çocuklar, yaşlılar, kadınlar kurşunlarla, top mermileriyle ya da bakımsızlıktan hayatlarını yitiriyor. Çatışmalar devam ederken sivillerin cesetleri günlerce buzdolaplarında, sokak ortalarında kalıyor. Tüm uyarılara rağmen terör örgütü PKK’yı güçlendirerek Kürt halkının gözünde meşrulaştıranlar hiç utanmadan insan hayatına duyarsızlığı eleştiren herkesi PKK yandaşı hainler”olarak ilan ediyorlar. Doğrusu bu kadar arsızlığa tahammül edebilmek her bünyenin harcı değil.