18 Aralık 2014 Perşembe

Erdoğan diktatörlüğünde gazetecilik artık suç



14 Aralık 2014 günü Türkiye’de bugüne kadar görülmedik bir şey yaşandı ve Türkiye’nin en çok satan gazetesi Zaman binası polis tarafından basılarak Genel Yayın Yönetmeni Ekrem Dumanlı gözaltına alındı. Aynı gün Türkiye’nin önde gelen televizyon ve radyo yayıncısı Samanyolu Medya Grubu’nun Genel Müdürü Hidayet Karaca da gözaltına alındı. “Devletin egemenliğini ele geçirmek” ithamıyla yapılan ve tüm dünyada şok etkisi yaratan bu göz altıların hangi gerekçelere dayandığı ise en merak edilen konuydu.
Bu gerekçelerin ne olduğunu öğrenmek için Dumanlı ve Karaca ile birlikte avukatları ve kamuoyu tam dört gün beklemek zorunda kaldı. Dört günün sonuna yaklaşılıncaya kadar tek soru sorulmadığı halde hürriyetleri tahdit edilerek psikolojik işkencelere maruz kalan Dumanlı ve Karaca’ya nihayet yöneltilen sorular ise Yeni Türkiye diktatörlüğünün şefi Erdoğan’ın demokrasi ve hukuku adım adım yok ederek kurduğu yeni düzende sıradan bir gazetecilik faaliyetinin bile artık darbecilikle itham edilecek bir suç olarak görüldüğünü gözler önüne serdi.  
Tıpkı Hürriyet, Sabah, Vatan ve benzeri gazetelerde, CNN Türk, Habertürk gibi televizyonlarda yapıldığı gibi Zaman gazetesinin bir terör örgütüne yönelik yapılan operasyona dair yayınladığı 1 haber ve 2 köşe yazısından dolayı Türkiye’nin en etkin gazetesinin genel yayın yönetmeni anayasal düzene karşı suç işlemekle itham edildi. “Taşhiyeciler” denen grubun ne olduğu, MİT’in ihbarı, halen AKP’de milletvekili olan dönemin Emniyet Genel Müdürü’nün talimatı, daha sonra içişleri bakanlığı da yapacak olan ve halen AKP milletvekili olan dönemin İstanbul Valisi Muammer Güler’in kontrolünde gerçekleştirilen polis operasyonuna dair ayrıntılı haberleri okumuş olmalısınız. Konunun ayrıntılarına girmeyeceğim, ama Türkiye’nin bir polis operasyonu konusunda haber ve yorum yayınlandığı için bir gazetenin yöneticisinin darbe yapmakla suçlandığı bir ülke haline gelmiş olması gerçekten ürkütücü.
Ürkütücü çünkü Erdoğan diktasına hizmeti belli ki şeref bilen savcı Fuzuli Aydoğdu’nun  hiç çekinmeden şu soruları Ekrem Dumanlı’ya nasıl sorabildiğini anlamakta inanın güçlük çekiyorum. Sorulardan biri aynen şöyle: “Genel Yayın Müdürlüğünü yaptığınız Zaman gazetesinin 08-09-10-11-14 Ekim 2013 tarihli yayımlarında ve 25 Kasım 2013 tarihli yayımında dershaneler konusunun sürekli sistematik bir şekilde işlendiği ve haberlerinin yapıldığı tespit edilmiştir. Dershaneler konusunun sürekli gazetede işlenmesinin amacı nedir?”
Basın özgürlüğüne açık bir saldırı niteliğindeki bu soruya verilecek en güzel cevap elbette ki “Sana ne, seni ne ilgilendirir”dir. Ama Ekrem Dumanlı, medeni edepten binasip ve basın özgürlüğüne açık müdahale niteliğindeki bu soruya cevap olarak nezaketini bozmaksızın uzun uzun açıklamalar yapmış.
Savcı tatmin olmamış olmalı ya da talimatla hareket ediyor olmalı ki aynı soruyu bu sefer başka bir kalıpla yeniden sormuş: “25/11/2013 tarihli Zaman gazetesinde Başbakana Açık Mektup konulu haberin yapıldığı ve sizin de Dershane konusu ile ilgili daha önceki Başbakan şimdiki Cumhurbaşkanı Sayın Recep Tayyip Erdoğan’a yazdığınız mektubun olduğu tespit edilmiştir. Herhangi bir dershane ile yasal bağınız var mı? Açıklayınız. Dershane konusunun Genel Yayın Müdürlüğünü yaptığınız gazetede sürekli gündeme getirilmesinin sebebi nedir?
Ekrem Dumanlı’nın köşe yazısını mektup gibi değerlendirerek formülize edilen bu saçma sapan ve basın özgürlüğüne yine çok açık müdahale anlamına gelen soruya  verilecek en güzel cevap da “Sana ne, seni ne ilgilendirir!”dir. Ama Ekrem Dumanlı yine nezaketini bozmaksızın önceki soruya verdiği cevaba atıfla cevabını vermiş.
Ya peki şu soruya ne dersiniz? “Daha önce Zaman gazetesinde köşe yazarlığı yapan Hüseyin Gülerce, Zaman gazetesi köşe yazarı olan Ahmet Şahin ve Bugün gazetesi yazarı Nuh Gönültaş adlı kişilerle tanışıklığınız var mı? Hüseyin Gülerce adlı kişinin köşe yazılarını ve demeçlerini takip eder misiniz? Ahmet Şahin adlı kişinin köşe yazılarını ve demeçlerini takip eder misiniz? Nuh Gönültaş adlı kişinin köşe yazılarını ve canlı yayın konuşmalarını takip eder misiniz?”
Bir başka soru: 22/07/2014 tarihinde 2014/41637 sayılı soruşturma kapsamında gözaltına alınarak tutuklanan eski Emniyet mensubu Ömer Köse, Yurt Atayün ve bu kişilerle beraber gözaltına alınan birçoğu emniyet mensubu olan kişilerin haberlerinin Genel Yayın Müdürlüğünü yaptığınız Zaman gazetesinde günlerce yayımlanmasının sebebi nedir? Gözaltına alınan ve tutuklanan bu kişilerle herhangi bir akrabalık bağınız var mı? Bu kişilerin haberlerinin diğer basın kuruluşlarına göre daha uzun süre ve adil yargılamayı etkileyecek şekilde çarpıtarak (“Çarpıtma” ve “adil yargılamayı etkileme” ithamlarını Dumanlı güçlü ifadelerle reddediyor. – B.K.) yayınlanmasının sebebi nedir?”
Bir gazete genel yayın yönetmenine kurgulanmış savcılar tarafından böyle bir sorunun sorulabildiği rejime demokrasi ya da hukuk devleti demenin artık imkanı kalmamıştır.
Ayrıca Dumanlı ve Karaca’nın avukatlarına suçlamalarla ilgili bilgi verilmeyip savunma hakkı ihlal edilerek, savcılık soruşturması Terörle Mücadele Şubesi’nde silahların gölgesinde yapılarak adil yargılamaya gölge düşürülmüş ve insan hakları ile temel hukuk ilkeleri ihlal edilmiştir. Ama olsun! Bundan böyle sanırım Erdoğan’ın dikta yargısı için önemli olan sonuca ulaşmak.
Erdoğan 15/12/2014’te yaptığı bir konuşmada hiç çekinmeden şu ifadeleri kullanıyor: “…Olay bir basın özgürlüğü meselesi değil, şikayet üzerine açılmış bir sürecin bedelini ödüyorlar ve bedelini ödeyecekler…” Yine aynı gün bir başka konuşmasında “Ulusal güvenliğimizi tehdit eden unsurlar gereken cevabı alacaklardır” diyor ve henüz soruşturmanın ilk aşamasında olan bir sürece dair peşinen bir kararın verildiğini ve yargı mercilerinin buna alet edildiğini adeta ikrar ediyor.
Şimdi sormak lazım hak, hukuk, ahlak tanımayan Erdoğan’a “siz cumhurbaşkanı mısınız, yoksa savcı ya da hakim misiniz?” Siz kimsiniz ki henüz haklarında herhangi bir yargı kararı bulunmayan masum insanlara yönelik hüküm içeren suçlamalarda bulunmaktan çekinmiyorsunuz!
Hayır, hayır… Siz ne bir savcı ne de bir hakimsiniz. Siz olsa olsa su katılmamış bir diktatörsünüz! Ve sizin için hukuki süreçlere, şekli prosedürlere ihtiyaç yok! Madem ki su katılmamış bir diktatörsünüz, kimseyi aldatmayın! Diktatörlüğünüzün hakkını verin ve tadını çıkarın! Kamuoyunu kurmaca mahkemeler, hukuksuz yasal düzenlemelerle oyalamayın! Mesela toplayın hepimizi kurşuna dizdirin!..  Olmadı gaz odaları kurun, toptan yok edin?
Sizin gibi diktatörlere bakın bu çok yakışır! Nasıl olsa bu zulmünüzü de alkışlayacak midesinden kendinize bağladığınız yüzlerce satılık aydının desteğini de bulursunuz! Çekinmeyin, korkmayın, yapın… Diktatörsünüz, hakkını verin! Mentorünüz Hitler’den hiç mi bir şey öğrenmediniz! Hadi yapın!...


   

29 Ekim 2014 Çarşamba

Türkiye’de medya ve demokrasi



Basın ve ifade özgürlüğü demokrasilerin şaşmaz bir barometresi niteliğindedir. Bir ülkenin gerçek bir demokrasiye ve işleyen bir hukuk devletine sahip olup olmadığını anlamak için ilk bakmanız gereken şey o ülkede basının ne kadar özgür olduğu, insanların ifade özgürlüğü konusunda kendilerini ne kadar rahat hissettikleri olmalıdır.
Tüm organları ve kurumları baskı altına alınmış bir ülkede bile şayet medya hala işlevini yerine getirebilecek kadar özgürse o ülkenin demokratik hukuk devleti vasıflarını yeniden kazanabileceği konusunda umutlarınızı koruyabilirsiniz. Medyanın, demokratik hukuk devletini oluşturan güçler ayrılığı sisteminde yürütme, yargı ve yasama erklerini kamu adına denetleme görevini yerine getireceğinden emin olabilirsiniz.
Medya bu denetimi elbette ki kendinden menkul bir güçle değil, toplumu bilgilendirme ve bilinçlendirme yoluyla duyarlılık ve gündem oluşturarak gerçekleştirecektir. Böylece demokratik hukuk devletinden her irili ufaklı sapmayı halkın fark etmesini sağlayacak ve işleri yeniden rayına oturtmasına imkan verecektir. Bu hayati rolünden dolayı medya, gelişmiş çoğulcu demokrasilerde 4. kuvvet olarak tanımlanır ve sistem içerisindeki saygın yerini alır.
Bir ülkedeki basın özgürlüğünün durumu o ülkenin demokrasisinin barometresi niteliğinde olduğu gibi tersi de doğrudur. Şayet bir ülkenin medyası özgür değilse, gazetecileri baskı altındaysa ya da medya organları ve gazeteciler iktidar odaklarıyla olması gereken eleştirel mesafelerini kaybetmişlerse o ülkede hakiki bir demokrasiden bahsetmek de imkansız hale gelir. Hele hele demokrasi ve demokratik hukukun evrensel ilkelerinden sapan despotlaşmış bir rejim yürüttüğü toplum mühendisliğinin en temel araçlarından biri olarak gördüğü medyaya yönelik bir medya mühendisliği çabası içerisine girmişse orada ne demokrasiden ne de basın özgürlüğünden söz etmenin imkanı kalır.
Basın özgürlüğü özü itibariyle muktedirin ve müsaade ettiklerinin söz hakkını diledikleri gibi kullanmalarından ibaret değildir. Rejimin karakteri ister demokrasi, ister monarşi, isterse de diktatörlük olsun tüm rejimlerde muktedir olanlar zaten rahatlıkla konuşma lüksüne sahiptir. Bu yüzden basın ve ifade özgürlüğünü ölçen hassas terazi ancak muhaliflerin ve etnik, dini, kültürel veya siyasi azınlıkların özgürlüklerinin başladığı yerde çalışmaya başlar. Bu yüzden basın ve ifade özgürlüğü toplumdaki en küçük azınlığın kendisini ifade edebilme özgürlüğü ile ölçülür.
Türkiye’deki gibi baskıcı bir iktidarın makro ve mikro seviyelerde her türlü medya mühendisliğine pervasızca soyunduğu ülkelerde medya organlarının çokluğu da asla ve asla yanıltıcı olmamalıdır. Çünkü demokratik dünyada basın özgürlüğü medya sektöründeki yayın organlarının çokluğuyla ilgili bir konu değil, çoğulculuğuyla ilgili bir konudur. Çoğulculuğun, çok sesliliğin ve çok renkliliğin olmadığı bir medya ortamının özgür bir medya ortamı olduğu iddia bile edilemez.
İktidarın çizgisinde veya iktidarı destekleyen bir çizgide dilediğince yayın yapmak, gazete yayınlamak ve fikirleri ifade etmek de basın ve ifade özgürlüğüne dair bir konu değildir. Medyanın denetim ve eleştiri rolünü bir kenara bırakarak muktedirin çizgisinde dilediğince yayın yapmak bir özgürlük göstergesi olmadığı gibi bunlar gazetecilik mesleğinden ziyade halkla ilişkiler, PR ve propagandanın alanına girer. Gazetecilik özü itibariyle bir eleştiri ve kamu adına ortak iyiyi arama mesleğidir. Bu fonksiyonlarını yerine getiremeyen her sözde medya organı medya olma vasfını fazlasıyla yitirir.
Demokratik ve çoğulcu bir medya atmosferinde elbette ki iktidarın izlediği politikaları ve fikirleri savunacak medya organları ve gazeteciler de olacaktır. Ancak en küçük, en marjinal muhalif medya kurumu ya da gazeteciler şayet iktidara yakın medya ve mensupları kadar kendilerini güvende hissedemiyorsa orada demokrasiden de medya özgürlüğünden de söz etmek mümkün olamaz. Bu yüzden ABD ve İngiltere gibi demokrasilerde, bütün demokratik hassasiyetlerin ötesinde basın özgürlüğüne büyük önem atfedilmekte, basın ve ifade özgürlüğü güçlü hukuksal araçların teminatı altına alınmaktadır.
Bizim gibi gerçek bir demokratik hukuk devleti olabilme yolunda inişli çıkışlı bir serüven yaşayan, kah ileri adımlar atan, kah attığı adımların 30 yıl gerisine düşen kafası karışık ülkelerde maalesef gerçek anlamda ne bir demokrasiden, ne bir hukuk devletinden bahsedilemeyeceği gibi basın özgürlüğünden de asla bahsedilemez. Şayet bir ülkede anaakım medyanın tamamı gerek havuçla, gerekse sopayla hükümetin denetimi altına alınmışsa orada basın özgürlüğünden bahsetmek mümkün olmadığı gibi demokrasi ve hukuk devletinden de bahsetmek mümkün olamaz.
150 yılı aşan demokratikleşme serüvenine rağmen ne yazık ki hiçbir zaman gerçek bir demokrasi ve hukuk devleti olmayı başaramayan Türkiye, bu konuda bazı dönemler iyileşmeler, bazı dönemler ise geriye gidişler yaşamıştır. Medya özgürlükleri bütün bu iniş ve çıkışlarda demokratik ve hukuki standartların yükseliş ve düşüşüne paralel bir yol izlemiştir. 2002’den bu yana ülkeyi yöneten Recep Tayyip Erdoğan’ın AKP’si de bu genel seyre uygun bir yol izlemiştir.
Erdoğan ve AKP askeri vesayet yapısının oluşturduğu kırılganlık altında geçirdiği iktidarının ilk 10 yılında ciddi bir demokratikleştirici rol oynamıştır. Ancak gerçekten muktedir olduğunu düşündüğü 2011 seçimleri sonrasındaki dönemde tüm evrensel demokratik ilke ve kriterleri yok sayan ülkenin geleceği adına dehşet verici bir yola sapmıştır. Bu sapmanın en belirgin tezahürleri ise kendisini medya sektöründe ve basın özgürlüğü alanında göstermiştir.
2002-2011 yılları arasında Türkiye, reform ve demokratikleşme çabalarıyla, hak ve özgürlük standartlarının yükseltilmesiyle, başta Avrupa Birliği olmak üzere dünyanın demokratik kısmı ile olan ilişkilerini geliştirme girişimleri ile tanınmıştır. Ancak Erdoğan’ın seçmenlerin yüzde 50’sinin oyunu aldığı 2011 seçimleri sonrası bu durum tamamen değişmiş ve Türkiye demokratikleşme sürecinden saparak tam tersi bir istikamete yönelmiştir. Bu yeni dönemde güçler ayrılığı sistemi ciddi şekilde aşındırılmış, yasama neredeyse tümüyle yürütmenin emri altın alınmış, Sayıştay gibi denetim mekanizmaları tamamen devre dışı bırakılmış ve yargı üzerinde muazzam bir baskı kurulmaya çalışılmıştır. Aynı dönemde eğitim politikalarındaki dayatmacı uygulamalarla Erdoğan’ın anladığı anlamda bir dindar toplum oluşturmak üzere toplum mühendisliğine soyunulmuş ve bu çaba girişilen medya mühendisliği ile desteklenmiştir.
Geldiğimiz vahim noktada bugün Türkiye’de şayet çok izlenen, çok okunan, tecrübeli, cesur ve etkili bir basın mensubuysanız ciddi bir tehdit altındasınız demektir. Zaten bugün Türkiye’de Erdoğan ve çevresindekilerin gerek el koyma, gerek satın alma, gerek kurdurma, gerekse var olanı vergi cezalarıyla sindirme ya da patronları karlı kamu ihaleleriyle ödüllendirerek kendi yanına çekme taktikleriyle çok azı dışında bağımsız bir medyadan bahsetmenin imkanı da kalmamıştır.
Hala var olmaya çalışarak bağımsız ve özgür yayıncılık yapma cesaretini gösteren medya organları ve gazeteciler ise her türlü hukuki, mali ve fiziki tehdidi göze almak pahasına işlerini yapmaya çaba harcamaktadırlar. Bu türden gazete, televizyon ve gazetecilerin varlığı yanıltıcı olmamalıdır. Yaptığınız işin her türden bedeli peşinen ödemeyi göze aldığınız müddetçe her yerde gazeteciliği özgürce(!) yapabilir ve sonuçlarına katlanırsınız.
Gerçek şu ki bugün Türkiye’de gazeteciler işlerini kaybetmekte, gazete ve televizyonlara devlet organları üzerinden el konularak bu kurumlar yandaş iş adamlarına peşkeş çekilmekte, kamu yayını yapan kurumların hükümetin propaganda borazanı haline getirilmesi yetmiyormuş gibi kamu imkanları kullanılarak medyanın neredeyse tamamı tek sesli bir hükümet medyası haline getirilmektedir.
Bunun dışında kalmakta direnen medya şirketleri ise mali açıdan sıkıştırılmakta, satışları engellenmeye çalışılmakta ve bu medya organlarına reklam veren şirketler hükümet çevrelerince tehdit edilmektedir. Tek tek gazeteciler ise artık rutine binen korkunç karakter suikastlerine ve sistematik linç kampanyalarına hedef olmaktadırlar. Öte yandan, medyanın denetim işlevine ve eleştiri hakkına sadece nispeten daha marjinal yayın organlarında müsaade edilerek, bu işlevlerinin tesirsiz bir hal alması amaçlanmaktadır.
Aslında 2013 Haziran’ında yaşanan Gezi Parkı protestoları ve Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en büyük yolsuzluk skandalının ortaya çıktığı 17 ve 25 Aralık 2013 tarihinden bu yana medyada yaşananlar ülkemizdeki basın özgürlüğünün ve dolayısıyla Türk demokrasisinin içler acısı durumunu gözler önüne sermeye yeter.
Gezi eylemleri sonrası artan baskıların sonucu 94 gazeteci işten çıkarılmış, 37 gazeteci ise istifa etmeye zorlanmıştır. Yolsuzluk skandalının ortaya çıkması sonrası ise, sadece 2014 yılının ilk yarısında 981 basın mensubu işten çıkartılmıştır. 56 basın mensubu ise çeşitli baskılar nedeniyle istifa etmeyi tercih etmiştir. Erdoğan hükümetinin Türkiye’nin en büyük barışçıl sivil toplum hareketi olan Hizmet Hareketi'ne karşı başlattığı 'cadı avı' da özellikle yandaş medyada işten çıkarmaların önemli bir nedeni olmuştur. Sadece bu yılın Nisan ayı içerisinde en az 210 gazeteci işsiz kalmıştır.
Halen Taraf, Zaman, Today's Zaman, Cumhuriyet, Cihan Haber Ajansı ve Samanyolu TV, Bugün ve bir dizi diğer muhalif medya sürekli olarak hükümetin baskılarına muhatap olmakta, çeşitli yöntemlerle haber almaları engellenmektedir. Hükümetin uyguladığı baskı en tepedeki patrondan sahada görev yapan muhabire kadar hissedilmektedir. Öte yandan, AKP iktidarı bir taraftan havuç ve sopa politikası ile mevcut medya kurumlarını şekillendirirken, bir taraftan da güdümündeki iş adamları eliyle emir komuta ile çalışan kendi medyasını kurmayı başarmıştır. Objektif kamu yayıncılığı yapması gerekirken fiilen iktidar partisinin propaganda bültenine dönüştürülen TRT ve AA da dahil edildiğinde hükümet medyası bugün Türk medyasının ağırlıklı bir kısmını oluşturur hale gelmiştir.
Dikkat çekici bu vahim durum sık sık uluslararası insan hakları ve gazetecilik örgütlerinin raporlarına yansımaktadır. Bu bağlamda Freedom House son raporunda Türkiye’yi basın özgürlüğü açısından “özgür olmayan ülke” kategorisine alırken, Sınır Tanımayan Gazeteciler Örgütü değerlendirmeye aldığı 180 ülke arasında Türkiye’yi 154. sıraya yerleştirmiştir.
Türkiye artık maalesef özgür ve bağımsız medyanın iyice can çekiştiği, objektif ve tecrübeli gazetecilerin işlerinden edildiği can çekişmekte olan bir demokrasi durumuna gelmiştir. Tabii bu kadar baskıya, medya mühendisliği çabalarına, tehdide ve sansüre hedef olan bir medyanın bulunduğu ülkeye hala demokrasi denilebilirse…

For English: http://www.todayszaman.com/columnist/bulent-kenes/media-and-democracy-in-turkey_362891.html#





8 Ekim 2014 Çarşamba

Müptezel Akşam şeysinin manşetten Zirve Katliamı ve Today’s Zaman’a dair iddialarına cevap



18 Nisan 2007 günü memleketim Malatya’daki Zirve Yayınevi’nde üç Protestan misyonerin hunharca katledilmesiyle paralel” safsatası üzerinden Hizmet Hareketi ile bağ kurmak isteyen kirli haram havuzunun Akşam şeysi ve bu müptezelliğe imza atan muhabir Ahmet Dinç yine baltayı çok sert bir taşa vurmuş.
“Zirvede Hıristiyan Paraleller” manşetiyle çıkan müfteri Akşam şeysinin Levent Ercan Gelegen denen adamın anlatımlarına dayandırdığı iddialarına göre “Katliam sürecinde rant peşinde koşan misyoner Protestanlar Paralel Yapı’yla omuz omuza hareket etti. 2007’de misyoner Eric Oosterbroek bana geldi: “Zirve’yi askerlerin yaptığını söyle, Avukat Orhan Kemal Cengiz sana hukuki destek verecek” dedi. Paralel Yapı’ya yakın Today’s Zaman yazarı Cengiz Protestanların avukatı. Kabul etmedim.”
Today’s Zaman’a bakan yönüyle bu saçmalıkları neresinden düzeltmeye başlamalıyım bilemiyorum. Today’s Zaman, Danıştay saldırısı, Hrant Dink, Rahip Santoro cinayetleri başta olmak üzere tüm provokatif cinayetlerde olduğu gibi Zirve katliamını da yakından takip eden bir gazete oldu. Türkiye’nin ve Müslümanların adını lekeleyen bu alçakça olayın iç yüzünü anlamak ve okuyucularına aktarmak için yoğun çaba harcadı.
Yukarıda belirttiğim gibi Zirve Katliamı 18 Nisan 2007’de gerçekleşti. Herkes tarafından, gayri Müslim vatandaşlarımızın hakları da dahil olmak üzere, tüm hak ihlalleri mağdurlarına duyarlılığıyla bilinen Orhan Kemal Cengiz’in katledilen Protestanların avukatlığına ne zaman başladığını doğrusu bilmiyordum. Bugün kendisine sordum meğer 2000 yılından beri zaten Türkiye’deki Protestan cemaatinin avukatlığını yapıyormuş. Zirve katliamı olunca da doğal olarak avukat ekibinin içinde yer almış.
Öte yandan şunu net biliyorum ki, Orhan Kemal Cengiz’i Hizmet camiasına yakın olup da ilk tanıyan kişi çok büyük ihtimalle benim. Tanışmamıza vesile olan da Mustafa Akyol ve Bekir Berat Özipek’tir. Düşüncelerimiz yer yer uyuşmasa da şahane bir insan olan Orhan Kemal Cengiz’le tanıştırdıkları için kendilerine hala minnettarım.
Gelelim esas konuya, müptezel Akşam şeysinin manşetinden 2007 tarihi verilerek “Today’s Zaman yazarı” olarak tanıtılan ve “Paralel” safsatasına eklenen Orhan Kemal Cengiz ile tanışıklığımız 2009 yılı başlarına dayanıyor. Daha önce tanışmış olmayı her zaman yeğlerdim ama durum bu. Sıkı durun Orhan Kemal Cengiz’in Today’s Zaman yazarlığı ise 02.05.2009 tarihinde imzaladığı telif sözleşmesinden sonra başlıyor. Yani Orhan Kemal Cengiz, 2009 Mayıs ayında Today’s Zaman yazarı olmak suretiyle 2007 yılı başlarında Paralel Yapı’nın adamı haline gelmiş oluyor. Burada haram havuzunun Akşam şeysini kokuşmuş bir çöplük yığını haline getiren Mehmet Ocaktan ve 50’sine merdiven dayamış acar muhabiri Ahmet Dinç’in zeka, muhakeme ve hayal gücü önünde herhalde şapka çıkarmak gerekiyor(!)
Ayrıca Orhan Kemal Cengiz, Akşam şeysinin manşetinde iddia edildiği gibi bir Hıristiyan değil… Kaldı ki Hıristiyan olsa kime ne!
Sonuç olarak, insanlar bazen yeterince haysiyet ve onur belirtisi gösteremeyebilir. Ama bu kadar mı çukurlaşmak gerekir ey Mehmet Ocaktan, ey Ahmet Dinç ve bu şerefsizliğe payanda olan müptezel Akşam şeysinin yazı işleri?!!