dikatörlük etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
dikatörlük etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Nisan 2014 Perşembe

Teori ile tecrübe arasında diktatörlük

Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin (TBMM) 23 Nisan 1920’de açılışını esas alacak olursak Türkiye’nin modern tarihi tam 94 yıldır gerçek bir demokrasiye ulaşma serüveni olarak karşımıza çıkıyor. Bu tarihi Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemlerine damgasını vuran 1876 tarihli 1. Meşrutiyet, 1908 tarihli 2. Meşrutiyet’e kadar götürmek de mümkün.

Nereden bakılırsa bakılsın çarşamba günü itibarıyla en az 94 yıldır demokrasi olma çabası içerisinde olan Türk halkı acaba bu hedefine ne kadar ulaşabildi? Tam 94 yıl önce Meclis duvarlarını süslemeye başlayan “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” sloganı ne kadar gerçekleşebildi? Başta ilk Meclis Başkanı ve Cumhuriyet’in kurucusu Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere bu ülkeyi yönetme iktidarını ele geçirenler bu ilkeye ne kadar sadakat gösterebildi? Mesela, “Milli Şef” unvanıyla anılan İsmet İnönü’yü bir “demokrat lider” olarak tanımlamak mı tarihi gerçeklere daha uygun olur yoksa birçok Avrupalı muasırı gibi su katılmamış bir “diktatör” olarak tanımlamak mı?
  
Uluslararası şartların zorlamasıyla yapılan çok partili seçimlerde halkın iradesiyle iktidara gelen Demokrat Parti ve lideri Adnan Menderes’in iktidarda kaldığı 10 yıl boyunca ülkeye sahici bir demokrasi tecrübesi yaşattığını söylemek imkânı ne kadardır? 27 Mayıs 1960 darbesi sonrası kurulan rejim, bir ucunu demokrasinin diğer ucunu diktatörlüğün oluşturduğu sarkaçta size göre hangi uca daha yakındır? 12 Mart 1971 askeri muhtırasıyla topluma ve siyasete yeni bir şekil verme girişimi, 12 Eylül 1980 askeri darbesi ve akabinde yapılan ve bugün hâlâ kurtulamadığımız 1982 Anayasası’nı Türkiye’nin demokrasi tecrübesine mi, yoksa dikta tecrübesine mi dahil etmek daha uygun olur?
  
Öte yandan, 28 Şubat 1997 tarihinde başlayan ve generaller tarafından 1000 yıl süreceği vaat edilen post-modern askeri darbenin klasik diktatörlüklerden farklarını saymak çok kolay bir iş olmasa gerek. Söyler misiniz 27 Nisan 2007 e-muhtırası demokrasi-dikta sarkacının neresine düşer? 2002 seçimleri sonrası sarkacın demokrasi tarafına koyduğu ağırlıkla değer kazanan AKP tecrübesine ne demeli peki? Bu siyasal kadro ilk iki döneminde gerçekleştirdiği demokratikleştirici performansıyla mı tarihteki yerini alacak yoksa son birkaç yıldır önceden yaptıklarını da silip daha da kötüye götüren faaliyetleriyle, yani sarkacın diktatörlük ucuna doğru yaklaşan performansıyla mı? Son birkaç yıldır yaşadığımız can sıkıcı tecrübeyi ileride demokrasi mücadelesinin kaçınılmaz bir evresi olarak mı hatırlayacağız, yoksa bu dönem yeni ve zalim bir diktatorya kurulurken yaşanması gereken bir fasıla olarak mı tarihe geçecek?
  
Yaşanmış acı-tatlı tecrübelere dayalı bu sorular elbette bir gün mutlaka cevabını bulacaktır. Ama bu cevabın illa da zaman içerisinde netleşmesini beklemek gerekmiyor. En azından son dönemde yaşamakta olduğumuz acı tecrübelerimizi alıp bu konuda geliştirilen teorinin oluşturduğu bir çerçeveye yerleştirerek aslında Türkiye’nin mevcut politik sisteminin ne olup ne olmadığını şimdiden anlayabiliriz. Nasıl mı? Kolay… Bunun için Fathali M.Moghaddam’ın 3P Yayıncılık tarafından Türkçeye kazandırılan “Diktatörlüğün Psikolojisi – The Psychology of Dictatorship” kitabının İran, Çin, Rusya vb. ülkelerdeki tecrübelere dayanarak ortaya koyduğu teorik çerçeveyi kullanmamız yeterli. Yapılması gereken en sağlıklı şey, elbette bu kitabı bulup okumaktır. Ama ben bu değerli kitaptan bazı alıntılar yaparak Türkiye’de şu an yaşanmakta olanlarla mukayesesini ve bir demokrasi mi olduğumuz yoksa bir diktatörlüğe doğru mu yol aldığımızın teşhis ve analizini sizlere bırakacağım.
  
Moghaddam, kitabında, diktatörlüğü ve demokrasiyi belli kategorilere ayırmak yerine, her iki kavramı bir sarkacın iki aşırı ucu olarak değerlendirmeyi tercih etmiş. Ona göre, toplumlar bu sarkacın salınım çizgisi üzerinde farklı yerlerde bulunurlar. Bazıları katıksız diktatörlüğün yakınında iken, bazıları da saf demokrasiye yakın dururlar. Fakat toplumlar durağan değildirler ve devamlı değişirler. Bu nedenle, diktatörlük-demokrasi arasında gidip gelen bu sarkacın izlediği çizgideki yerleri bazen değişebilir ve kimi değişimler dramatik sonuçlar doğurur. Toplumların diktatörlük-demokrasi sarkacının iki ucu arasında sürekli gidip geliyor olmalarının kitabının en önemli mesajlarından biri olduğunu söyleyen Moghaddam, şu çarpıcı tespitte bulunuyor: “ABD gibi kapitalist demokrasiler de dahil tüm toplumlar her an diktatörlüğe kayabilirler.”

Moghaddam’a göre, diktatörlüklerde bağımsız yasama ve yargıdan söz edilemeyeceği gibi, geçerli olan kanunlar toplumsal isteklere kulak tıkayarak sadece diktatörün ya da hizipleşmiş hakim grubunun ölçüsüz isteklerine kulak verir. Eğitim sistemi, basın, haberleşme ve bilişim sistemleri üzerinde eşi görülmemiş bir kontrol hatta sansür olduğu gibi, toplumun hareketleri de rejimin ayakta kalmasını sağlayacak şekilde kontrol altında tutulur.
Bir diktatörlüğün ortaya çıkmasını üç fasılaya ayıran yazar, bu fasılalardan ilk ikisinin diktatörün ortaya çıkmasını sağlayan sıçrama tahtası vazifesini gördüğünü söyler. Bu fasılaları şöyle sıralar: a) Halkın diktatörü desteklemesi için tehditleri abartmak, b) Diktatörü, toplumun karşı karşıya olduğu güncel sorunların çözümü olarak yüceltmek, c) Fırsatçı bir liderin çıkıp kendisini diktatörlüğe taşıyacak bu sıçrama tahtasını kurup kullanması.   
Moghaddam, bu şartlarda, “Ortada halkın çoğunluğunun onayı olmadan gücü eline geçirip hükmetmeye heveslenen ve buna muktedir olan bir diktatör adayı bulunması halinde diktatörlük mümkün olabilir,” der. Tıpkı Sovyet diktatörlüğünün Stalin’e ve Nazi Almanya’sının Hitler’e ihtiyacı olması gibi… Yazar şöyle devam eder: “Diktatörlüğü ve diktatörü yaratan ortam, birbirine bağlı ve karşılıklı ilişki içerisindeki şartlardan doğar. Bir diktatörlüğün yaratılması için gereken şartlar hazır olabilir, ancak ortada fırsatlardan faydalanmayı bilen çıkarcı bir diktatör yoksa diktatörlüğün gerçekleşmesi mümkün olamaz.”
   
Kitabında hedef gruplara yöneltilen saldırganlığın yanı sıra kurgulanmış ve abartılmış dış tehditler taktiğini inceleyen Moghaddam, şöyle der: “Bu taktik, milliyetçiliğin ve savaşçı siyasetin -militarizm- yanı sıra ortak çıkar gruplarının kaynaşmasıyla da ilişkilidir. “Bakın düşman kapımızda!” korkusunun sürekli taze tutulduğu aşırı milliyetçilikle ve militarizmle beslenen bir atmosferde, kurallara körü körüne riayet ve boyun eğme davranışları had safhaya çıkabilirken, bireyler arzu edilen toplum tablosuna uymaya zorlanabilirler. Diktatör ve yandaşları, saldırıları “ötekiler” olarak tanımladıkları hedeflere yönlendirme stratejisi olarak, sürekli dış ve iç düşmanlar yaratırken, toplumu kendi yönetim şekillerine uygun bir hizaya gelmeye zorlarlar.”
  
Moghaddam’a göre, tüm diktatörlüklerin özünü oluşturan ana davranışlar, kayıtsız şartsız “itaat ve uyum”dur. İtaat şeklindeki davranış halkın kurallara kayıtsız şartsız uymasıyla ortaya çıkarken, uyum gösterme gerçek ya da hayali grup baskısı karşısında yükselen bir davranış şeklidir.
  
Araştırmaların otoriter kişilerin kendileri dışındaki gruplara karşı fazlasıyla önyargılı olduklarını ve farklı görüşlere sahip olanları tehdit olarak algıladıklarını ortaya koyduğunu söyleyen Moghaddam şunu söyler: “Kapalı toplumlar üzerine araştırmalarda öne çıkan bir tema ise psikolojik kapanma ihtiyacında şekillenen dar görüşlülük -bağnazlık- olagelmiştir. Bağnazlar, soruları cevapsız bırakmak ya da diğer cevaplara ihtimal vermektense duymak istedikleri cevabı duymayı tercih ederler.”
  
Moghaddam’a göre küreselleşmenin açık görüşlülüğü getireceğine ve demokrasiyi yaygınlaştıracağına dair yaklaşımlar da bir yanılsamadan ibarettir. Bu beklentinin, tüm dünyada demokratik kapitalizme doğru bir yürüyüş başlayacağı varsayımı ile aynı çizgide olduğunu kaydeden yazar, bunların naif öngörüler olduğunu söyler. Çünkü tarihte “değişim yönünün kaçınılmazlığı” diye bir şey yoktur.
  
Diktatörlüğü kişisel bir davranış tarzı olmaktan ziyade politik bir sistem olarak ele alan Moghaddam, bazı büyük bilim insanlarının ve düşünürlerin bile ellerine fırsat geçtiğinde birer küçük diktatöre dönüştüklerinden bahseder. Öte yandan diktatörlüklerde ideolojilerin, çok dikkatle tanımlanması gereken, yaşamsal öneme sahip bir rolü olduğunu kaydeden yazar, “Egemen güçleri meşru kılan sahte bilinç ve sahte ideolojiler, diktatörlüklerde güçlü elitin üyelerini bir arada tutmak açısından büyük önem taşırlar… Diktatörlüklerde ideolojinin rolü, yöneten elitleri sıkıca kaynaştırmak, adeta tek vücut haline getirmektir ki böylece toplumu kontrol altında tutmak için kaba güç kullanırken yaptıklarını meşru ve haklı görebilsinler,” saptamasında bulunur.
  
Diktatörlüğün dayandığı güçlü elitin ortak bir ideoloji çevresinde şekillenen kenetlenme ve dayanışma sayesinde ayakta durduğunun altını çizen Moghaddam, diktatörlüğü çökertmenin yolunun da aynı yerden geçtiğini söyler. Bu yolu şöyle tarif eder: Bir karşı elit yaratılmasına destek olarak iktidar elitinin ideolojik kenetlenmesine meydan okuyan, iktidar elitinin tabakalarını ayırıp uzaklaştıracak her yol mutlaka denenmelidir.
  
Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin açılışının 94. yıldönümünde diktatörlükten bahsetmek gerçekten çok acı bir durum. Ama bu acı veren durumun tüm utancı, daha fazla demokratikleşme umudu verdikleri toplumun kendilerine bahşettiği iktidar imkânını günbegün otoriterleşerek heba edenlere ait. Moghaddam’ın kitabında alıntıladığı Shakespeare’in aşağıdaki dizesi, ne tuhaftır ki, ülkemizin içinde bulunduğu büyük hayal kırıklığını da ifade eder niteliktedir:
    En tatlı şeyler ekşir kötü işler yaparak;
    Ottan çok daha iğrenç kokar çürüyen zambak.

http://www.zaman.com.tr/yorum_teori-ile-tecrube-arasinda-diktatorluk_2212704.html 

English: http://www.todayszaman.com/columnist/bulent-kenes_345872_dictatorship-in-between-theory-and-practice.html

20 Nisan 2014 Pazar

Pardon ama rejim mi değişti?


Son dönemdeki tüm tartışmaların odağındaki isim olan Başbakan Erdoğan, cumartesi günü yaptığı bir açıklamayla yeni bir tartışmanın daha kapısını kocaman araladı. Haydarpaşa Limanı’nda “İstanbul Boğazı Karayolu Tüp Geçişi” projesinin tünel açma işleminin başlatılması töreninde konuşan Başbakan Erdoğan’ın cumhurbaşkanlığı seçimi ile ilgili kullandığı “10 Ağustos’ta millet kendi başkanını seçmek için sandığa gidecek" ifadeleri şaşkınlıkla karşılandı.
Şayet bu büyük bir gaf değil de bilerek söylenmiş bir sözse durum gerçekten vahim. Çünkü bilebildiğimiz kadarıyla Türkiye Cumhuriyeti Anayasası mevcut rejimi hala “parlamenter demokrasi” olarak tanımlıyor. Anayasa’nın herhangi bir yerinde de rejimin “başkanlık sistemi” olduğuna dair herhangi bir emare bulunmuyor.
Başbakan Erdoğan’ın da konuşmasında hatırlattığı gibi 2007 yılındaki cumhurbaşkanlığı seçimi süreci tam bir krize dönüştürülmüştü. Ordunun müdahalesi ve dönemin Anayasa Mahkemesi’nin hukuk dışı bir kararıyla parlamento teknik açıdan cumhurbaşkanı seçemez hale getirilmişti. Ordunun siyaseti tasarlamak için verdiği 27 Nisan 2007 e-muhtırasına ve Anayasa Mahkemesi’nin cumhurbaşkanlığı seçebilmek için Parlamento’da 367 sandalye zorunluluğu icadına karşı siyaset çözümü erken seçimde bulmuştu. Erken seçim sonrasında da hızla cumhurbaşkanlığı seçim sistemini değiştirerek, yapılan referandumla bu makamın halkın oyları ile belirlenmesinin önünü açmıştı.
O günkü siyasi şartlarda doğru olan yapılmış ve kriz sebebi olan bir konu halkın hakemliği ile çözüme kavuşturulmuştu. Ama o süreçte, cumhurbaşkanının seçim yöntemi tamamen seçim yöntemi kapsamında ele alınmış, halka öyle sunulmuş, halk da sadece yeni bir seçim yöntemi belirlemek için sandığa gitmişti. Ne kanunu halka sunanlar, ne de referandumda oy kullanan halk cumhurbaşkanlığının konumu ve yetkisini yeniden belirlemeye dair bir motivasyonla sandık başına gitmemişti.
Daha ilginci cumhurbaşkanlığı seçim sistemini değiştirmeye yönelik referandum sürecinde bu değişikliğe ön ayak olanlardan hiçbiri bunun Başkanlık sistemini öngördüğünü savunmadığı gibi, doğrudan halk tarafından seçilen güçlü cumhurbaşkanlığı makamının sistemin işleyişini bozacağına dair görüşlere de en fazla hükümet çevreleri itiraz etmişti. İtirazlarında haklıydılar, çünkü bir makamın seçim yöntemini değiştirmek, o makamın yetki ve sorumluluklarını da değiştirmek anlamına gelir gibi bir mantık yürütmek saçmalığın daniskasıydı. Ama anlaşılan o ki, o gün o görüşe karşı çıkanlar o saçma görüşün bugün kendilerinin önünde açtığı imkana dört elle sarılmış durumdalar.
2011 genel seçimlerinde en büyük vaatleri anayasayı değiştirmek olduğu halde bu konuda samimiyetle çaba harcamaya hiçbir zaman yanaşmayan AKP iktidarı, bugün 12 Eylül 1980 askeri darbesi sonrası ara rejim döneminde yapılan 1982 Anayasasının bile çok gerisine düşecek bir süreci başlatmış durumda. 12 Eylül 1980’nin mimarı darbeci general Kenan Evren için biçilen çok güçlü cumhurbaşkanlığı gömleğini bile bugün bazı sözde sivil siyasetçilerin yetersiz bulması içinde bulunulan garabetin net bir fotoğrafı niteliğinde.
Ortada vaat edilen yeni ve vaat edildiği şekilde daha demokratik ve özgürlükçü bir anayasa olmadığına göre 10 Ağustos’ta başlayacak cumhurbaşkanlığı seçim süreci sonucunda her kim bu makama seçilirse seçilsin mecburen 1982 Anayasası’nın cumhurbaşkanlığı makamı için öngördüğü yetki ve sorumluluklarla idare etmek zorunda kalacak. Çünkü mevcut anayasaya göre bu makama gelecek olan kişinin seçim yönteminin şu ya da bu olmasının makamın yetki ve sorumluluklarıyla herhangi bir ilişkisi bulunmuyor. Anayasa’nın ilgili maddeleri halk oylamasıyla değişmediği müddetçe de bu konuda edilecek her söz, girilecek her beklenti ve kurulacak her hayal temelsiz bir hüsnü kuruntudan ibaret olacak.
Mevcut anayasada cumhurbaşkanının nasıl seçileceği ve ne tür yetki ve sorumluluklara sahip olacağını düzenleyen 101, 102, 103, 104, 105 ve 106’ncı maddeler çok açık. Bu maddelere rağmen ülkeyi yönetme sorumluluğundaki bir başbakanın çıkıp anayasada yer almayan yetki ve sorumluluk hakkında laf etmesi gerçekten çok şaşırtıcı. 10 Ağustos’ta “milletin başkanını seçmesi” şöyle dursun, mevcut anayasa birilerinin arzu ettiği gibi “partili cumhurbaşkanı” fantazisine bile açık değil. Çünkü Anayasa’nın 101. Maddesinin ilgili kısmında açıkça söyle deniliyor: “Cumhurbaşkanı seçilenin, varsa partisi ile ilişiği kesilir ve Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeliği sona erer.” Bu sarih maddeye rağmen seçimlere sadece birkaç ay kala hala “partili cumhurbaşkanı”ndan bahsetmek gerçekten çok garip. Anayasa’nın ilgili maddesi değiştirilse bile seçim yasaları gereği üzerinden bir yıl geçmeden hükümsüz olacağı da malum.
Kaldı ki cumhurbaşkanının görev ve yetkilerini düzenleyen Anayasa’nın 104. Maddesi de bu söylenenlerin ne kadar farazi olduğunu ispatlar nitelikte. “Cumhurbaşkanı Devletin başıdır. Bu sıfatla Türkiye Cumhuriyeti'ni ve Türk Milleti'nin birliğini temsil eder; Anayasa’nın uygulanmasını, Devlet organlarının düzenli ve uyumlu çalışmasını gözetir,” denilen bu açık maddeye rağmen partili cumhurbaşkanı nasıl olacak? Diyelim oldu, o zaman partili bir cumhurbaşkanı milletin birliğini nasıl temsil edecek?
Öte yandan, cumhurbaşkanının “partili ve icracı” olmasını istemek de tam bir boş hayalden ibaret. “Partili ve icracı” bir cumhurbaşkanı “Anayasa’nın uygulanmasını, Devlet organlarının düzenli ve uyumlu çalışmasını gözetir” ilkesini nasıl yerine getirecek? İcracı bir cumhurbaşkanının “devlet organlarının düzenli ve uyumlu çalışmasını” sağlaması asla mümkün olamaz. Böyle bir şey olsa bu, yürütmenin yanı sıra yasama ve yargıyı da tamamen denetim altına alması anlamına gelir ki, buna siyaset bilimi literatüründe “güçler birliği – fusion of power” denir ve böylesine garabet bir şeyle ancak demokrasiden nasipsiz diktatörlük rejimlerinde karşılaşılır.
Hem partili ve icracı cumhurbaşkanı olup, hem de bu makamın mevcut denetleyici fonksiyonunu sürdürmesini beklemek de abesle iştigal olacaktır. İktidar partisinin doğası gereği Parlamento’daki çoğunluğuna dayanarak çıkardığı yasaları bugün var olduğu haliyle şeklen de olsa cumhurbaşkanının bir üst göz olarak denetleme imkanı resmen ve fiilen ortadan kalkacak. Bu yüzden Türkiye’deki gibi tek kamaralı sistem içerisinde partili ve icracı cumhurbaşkanı özlemi duymanın ya da başkanlık yetki ve sorumluluğu talep etmenin, bana göre, tam teşekküllü bir diktatörlük yetkisi talep etmekten hiçbir farkı bulunmamaktadır.
Burada bahsini ettiğimiz yasamaya ve yargıya tamamen hükmeden sınırsız ve denetimsiz bir iktidar gücüdür ki, bu gücün karşılığı olan tanım bellidir. Düşünün ki diktatoryal yetkilerle yürüttüğünüz icraatta sebep olduğunuz usulsüzlükler ve yolsuzluklar var. Bunları halk adına kim denetleyecek? Size bağlı olan yargı mı, meclis mi, yoksa emrinize amade Devlet Denetleme Kurulu mu? Ee zaten senato tarzı güçlü denetleyicilik yetkileriyle donatılmış bir üst yasama organından mahrumuz? O zaman, milletin seçtiği o “başkan” dediğiniz “partili ve icracı” kişi ancak diktatörlüklerde görebileceğiniz nitelikteki yetkileri keyfince, haksız ve hukuksuz bir şekilde kullanırsa bunlara kim dur diyecek?
Demokrasilerin olmazsa olmazı güç ve iktidar değildir. Hele hele sınırsız ve denetimsiz güç/iktidar hiç değildir. Tam tersine gücün ve iktidarın neleri yapıp, neleri yapamayacağının önceden belirlenmiş olmasıdır ve bunlara sınırlamalar getirmesidir. Demokrasileri diktatörlüklerden ayıran temel vasıf işte bu gücü/iktidarı sınırlamasıdır. İktidara karşı medya, sivil toplum ve siyasi aktörler olarak muhaliflerin seslerini yükseltebilmelerini, itirazlarını dile getirmelerini garanti altına almasıdır. Dahası gücü ve iktidarı devletin erkleri arasında paylaştırması ve sistem içerisine gücü frenleyecek kontrol ve denge mekanizmalarını yerleştirmesidir. Partili ve icracı bir cumhurbaşkanı veya daha kestirmeden söyleyecek olursak bir başkanı mevcut sistem içerisinde kim nasıl denetleyecek, kim nasıl frenleyecek?  Böyle bir denetimsiz ve frensiz bir tek adam rejimine bundan böyle kim neden demokrasi diyecek?
Başbakan Erdoğan’ın güce duyduğu doymak bilmez iştiha ile her türlü denetim ve sınırlamadan kaçma hırsı yüzünden Türkiye tarihi bir dönüm noktasına geldi vardı. Unutulmasın ki, Başbakan’ın hırslarına karşı bugün yükseltemediğimiz her itiraz yarın hak, hukuk ve özgürlüklerimizin yok edilmesinin temelini oluşturacak.
Demedi demeyin!

English: http://www.todayszaman.com/columnist/bulent-kenes_345678_pardon-me-did-the-regime-change.html