11 Ocak 2015 Pazar

Sivil toplum ve “sivil toplum” taklidi


Güçler ayrılığı, hukuk devleti, basın ve özgürlüğü gibi demokrasilerin olmazsa olmazlarından biri de güçlü ve canlı bir sivil topluma sahip olmasıdır. Devletten ve hükümetten bağımsız, kendi toplumsal meşruiyetini üretebilen, toplum yararına aykırı gördüğü adımlar her nereden gelirse gelsin eleştirel bir tavır alarak karşı çıkabilen canlı bir sivil toplumun varlığı kamu iradesinin denetimi, hesap verebilirliği ve demokratik ve hukuk devletinin yozlaşmadan, zorbalığa sapmadan sürdürülebilirliği için elzemdir.
Gelişmiş demokrasilerde her çeşidiyle sivil toplumun da son derece gelişkin olduğu görülmektedir. Demokrasi ve hukuk devleti taklidi yapan anti-demokratik sistemler de sivil toplum ihtiyacına bigane kalamamaktadır. Sahih ve bağımsız sivil toplumu aslında tehdit olarak gören bu tür despotik sistemler iktidara ve güce iliştirilmiş “sivil toplum” görünümlü sahte yapılar oluşturmakta maharetleriyle bilinirler. Gelişmiş demokrasilerdeki sayı ve çeşitliliği ile yarışamayacak olsalar da bu türden anti-demokratik yapılar tamamen kendi kontrolleri altında sahte sivil toplum yapıları oluştururlar. Ya da zaten faal olan bazı yetersiz sivil toplum örgütlerini şu ya da bu yolları kullanarak sivil toplum görünümlü kendi ajanlarına dönüştürürler. Her ikisinin de örneklerini saymakla bitiremeyiz.
Oysa ki, sivil toplumculukta esas olan devletten, iktidardan bağımsızlıktır. Devletin kamuya ayrım gözetmeden hizmet üretme işlevinden çıkıp çeteleşmesine yol açacak savrulmalara karşı da gerçek sivil toplum bir emniyet sübabıdır. Sivil toplumun bu misyonunu ifade edebilmesi için devlet ve iktidardan bağımsız olmakla kalmayıp eleştirel bir mesafede durmayı başarması gerekmektedir. Sivil toplum olabilme ve kalabilme kriteri için bağımsız ve eleştirel olmanın yetmeyeceği durumlar da yok değildir. Despotluk ve otoriterliğin artma eğilimine girdiği süreçlerde sivil topluma düşen bağımsız ve eleştirel olmakla kalmayıp despotlaşan devlete, hükümete, iktidara rağmen tavır alabilmektir. Devlete ve despotik yapıların zorbalıklarına ve baskılarına rağmen tavır alamayan yapıların sivilliği, demokratlığı, özgürlükçülüğü tartışmalıdır. Aslında böyle yapıları sivil toplumdan saymak tamamen bir yanılgıdan ibarettir.
Sivil toplumdan beklenen hak, hukuk ve özgürlüklerin yanısıra halkı ilgilendiren her konuda gelecek nesillerin de haklarını koruyacak tavırlar alabilmesidir. Ancak, uygulamada bunun tam tersini yaptıkları halde kendilerini sivil toplum gibi tanıtma sahtekarlıklarıyla da sıklıkla karşılaşabiliyoruz. İşte bu durumlarda gerçek sivil toplum ile devlete/iktidara iliştirilmiş çakma sivil toplum arasındaki fark apaçık ortaya çıkıyor. Tıpkı geçtiğimiz günlerde geniş katılımlı iki tarihi bildirinin altına imza koyan yapılar arasındaki sivil toplum olma açısından ortaya çıkan devasa fark gibi.
Bunlardan ilki 5 Ocak 2015 günü, yani Meclis Yolsuzlukları Araştırma Komisyonu’nun 17 Aralık 2013 yolsuzluk skandalına adı karışan 4 müstafi bakan hakkında kararını vereceği gün gazetelerde “Sivil Dayanışma Platformu” adı altında verilen ilandı. Kamu denetiminden uzak yüz milyonlarca dolar harcanarak şaibelerin ve tartışmaların odağına oturan bir görgüsüzlük abidesi niteliğindeki Ak Saray önünde fotomontajla oluşturulmuş on binlerce kişilik kalabalıkların görüldüğü bir fotoğrafın altına “Sağlam İrade” başlığı altına konulan bildiri metni, değil sivil ve demokratik, asgari insani olmaktan bile son derece uzak hoyrat bir muhtıra niteliğindeydi. Despotik gidişatın motoru niteliğindeki bir yapının talep ve koordinasyonuyla yayınlandığı belli olan bu korkunç metin, yolsuzluğa bulaşmış bakanların Yüce Divan’a sevkini engellemeyi amaçlıyor ve bu uğurda herkesin gözleri önünde Anayasa Mahkemesi’nin aşağılıyor, Meclis iradesini açıktan tehdit ediyordu. Demokrasi ve hukuk ilkelerini hatırlatmak yerine “Sağlam İrade” diye andıkları her kimse onun buyruklarına göre hareket edilmesini emredici ve tehditkar bir üslupla dile getiriliyordu.
Yolsuzlukların üzerine gidilmesi engellendiği ve dolayısıyla şüpheli bakanların yargıda aklanma şansı ellerinden alındığı halde, “Sağlam İrade” başlıklı “Sivil Dayanışma Platformu” imzalı bildiride şu dehşet verici ifadeler kullanılıyordu:
“17-25 Aralık darbe girişimlerinin adli yargıda takipsizlikle sonuçlanmasına rağmen dosyada suçlanan bakanların Yüce Divan’a gönderilme çabası, adli yargıda başarısız olan darbe girişiminin Anayasa Mahkemesi’nde sonuçlandırma çabasıdır.
Anayasa Mahkemesi aklanma yeri değildir.
Anayasa Mahkemesi bugüne kadar siyasete müdahale eden kararlarıyla vesayet rejiminin son kalıntısı olarak milletin vicdanında aklanması gereken bir yerdir.
Anayasa Mahkemesi’nden ‘Dönemin Başbakanı’ çıkarma gayretinde olan içeriden ve dışarıdan fitne odakları ile siyasi ikbal ve makamları için bu fitne odaklarıyla açık gizli ittifak yapanları ibretle takip ediyoruz.
Siyasi kariyerlerini ve kazanımlarını ‘Sağlam İrade’nin gölgesine borçlu olanların küçük hesapları ‘Büyük Türkiye’ yürüyüşünü durdurmaya yetmeyecektir”
Demokratik kültürde yeri olmayacak “Sağlam İrade” dedikleri bu kişi ya da kurum her kim veya neyse, onun adına bir araya gelip bir demokratik kurumlara muhtıra vermenin sivillikle ve sivil toplumla herhangi bir alakası olabilir mi? Asgari demokratik tepkiden, eleştirel tavırdan vazgeçtim, demokratik nezaketten bile tamamen mahrum bu yapıların sivil toplum olduğunu nasıl savunabiliriz? Altındaki imzalardan bazılarının sahte olduğu daha sonra ortaya çıkan bu bildiriyi yayınlayan grubun hakaret ve tehditlerle dolu bildirisine komisyon maalesef boyun eğmiş ve “Sağlam İrade”nin önünde diz çökmüştür.
Güzel olan şu ki, Türkiye bu türden kıymeti kendinden menkul anti-demokratik, konjonktürel ve devlete iliştirilmiş sözde sivil toplum örgütlerinden ibaret değil. Söz konusu bildiriden birkaç gün sonra bu sefer “Özgürlük ve Demokrasi Platformu” adı altında 890 sivil toplum örgütü gazetelerde ortak bir bildiri yayınladı. İki metin arasındaki üslup, duyarlılık konuları ve vizyon farkı bildiri yayınlayanlardan hangisinin gerçekten sivil toplumu temsil ettiğini hiçbir şüpheye yer bırakmayacak şekilde gösterdi. Bildiride şunlar söyleniyordu:
“Demokratik hukuk devleti ilkesi ile birlikte temel hak ve özgürlükler, toplumsal barışın esaslarını oluşturur. Hiçbir siyasi gerekçe, hiçbir konjonktürel sebep, bu haklardan ve hukuk devleti ilkesinden vazgeçmeyi, sapmayı maruz gösteremez.
Anayasa Mahkemesi'nin ifade ettiği şekliyle 'kişilerin devlete güven duymaları, temel hak ve özgürlüklerden yararlanabilmeleri, ancak hukuk güvenliği ve üstünlüğün sağlandığı bir hukuk düzeninde gerçekleşebilir' Bu açıdan özgürlüklerden ve hukuk devletinden vazgeçmek geriye gitmektir, fakirleşmektir, toplumsal barışın bozulması demektir. Kamu düzeni özgürlüklerin geliştiği yerlerde değil, keyfi biçimde kısıtlandığı, hukukun uygulanmadığı yerlerde çok daha fazla zarar görür. Demokrasi yolculuğu 100 yılı aşkın bir süredir devam eden, Avrupa Birliği vizyonunu benimsediğini dünyaya deklare eden Türkiye, hedeflediği noktadan asla geriye döndürülmemelidir. Türkiye Cumhuriyeti'nin bütün vatandaşları, dünyanın gelişmiş ülkelerinde yaşayan insanların sahip olduğu hak ve özgürlüklere sahip olmalıdır.
Hiçbir siyasi, kişisel ya da grupsal hesap, menfaat, hırs, angajman, bireylerin sahip olduğu temel hakların alınmasını mazur gösteremez. Demokrasi ve hukuk üzerinde kurulmak istenen hiçbir vesayet kabul edilemez. Hukuku zayıflatmak, Devleti ve Milleti zayıflatmak anlamına gelir.
Demokratik hukuk devleti ilkelerinden bir an için bile olsa taviz vermek, ülkemizin on yıllar boyu ödeyeceği bedelleri beraberinde getirecektir. Hukuk devleti ilkesinin ve demokrasi anlayışının her gün örselendiği ülkemizi yönetme konumunda bulunanları buradan uyarıyoruz. Özgürlük ve Demokrasi Platformu çatısı altında bir araya gelen 890 sivil toplum kuruluşu olarak taleplerimiz şunlardır:
- Ülkemizde özgürlüklerin kısıtlanması yönündeki tüm engeller bir an önce kaldırılmalıdır.
- Ülkemizde sosyal barışı zedeleyen saldırgan ve kutuplaştırıcı siyasi üsluptan derhal vazgeçilmelidir.
- Ülkemizde ekonomik üretimi, toplumsal barışı ve özgür düşünce ortamını zayıflatacak her türlü yasal düzenlemeye son verilmelidir.
Bizler, Türkiye'nin dört bir köşesinden bir araya gelen sivil toplum kuruluşlarının temsilcileri olarak, halkımızı ve ülkemizi yönetenlere, temel hak ve özgürlüklerle demokratik hukuk devleti ilkelerine sahip çıkmaya çağırıyoruz. Çünkü, özgürlük ve demokrasi olmazsa ekonomi de iyi işlemez. Özgürlük ve demokrasi olmazsa toplumsal barış da olmaz. Üreten ekonomi için, kalıcı toplumsal barış için; önce demokrasi önce hukuk devleti.”
“Sağlam İrade”nin emrindeki çakma “sivil toplum” ve hakiki sivil toplumun bir kesiminin yayınladıkları bildiriler işte yan yana! Peki sizin tercihiniz hangisinden yana?

6 Ocak 2015 Salı

Kötülüğün sıradanlığı ya da çürümenin kurumsallaşması


Meclis Yolsuzlukları Soruşturma Komisyonu’nun 17 Aralık 2013 operasyonuyla rüşvet ve yolsuzlukları afişe olmuş 4 eski bakanla ilgili aldığı Yüce Divan kararını duyar duymaz aklıma nereden geldiyse “kötülüğün sıradanlığı” kavramı ve bu kavramın yol açtığı çağrışımlar geldi. Komisyonun 14 üyesinden AKP’li 9’u, ahlak ve vicdanlarını sıfırlayıp blok halinde oy kullanarak şüpheli bakanların Yüce Divan’a gitmesini şimdilik engelledi. Ancak, muhalefetin muhtemel bir talebiyle Ocak ayı içerisinde aynı gündemle Meclis’te de bir oylama yapılabileceği için şüpheli dört bakanın Yüce Divan’a gitme ihtimali teorik olarak hala bulunuyor.
Komisyonunun yolsuzluk suçlamaları karşısında istifa etmek zorunda kalan 4 eski bakana Yüce Divan yolunu şimdilik kapatmaktan daha önemli bir kararı daha var ki, halkın vicdanında ve adalet duygusunda bu kararın yol açacağı hasarın telafisi belki de hiçbir zaman mümkün olmayacak. Yine AKP’li üyelerinin blok oyuyla Komisyon tüm yolsuzluk ve rüşvet dellilerinin 1-2 gün içerisinde imha edilmesi yönünde de bir karar aldı.
Komisyondaki temsilcilerinin bu kararlarıyla AKP resmen 17/25 Aralık’ta ortaya saçılan çürümüşlüğün ve kokuşmuşluğun partide yoldan çıkmış, Şeytan’a ve nefsine yenilmiş bir kaç yozlaşmış kişiliği ilgilendiren berbat bir sorun olmayıp, bu sorunun AKP’nin kurumsal kimliğini ve partinin kişiliğini oluşturur hale geldiğini ispatlamış oldu. Suçluları kollama, suçları örtme ve suç delillerini karartma yönündeki bu vahim karardan sonra artık karşımızda sadece suça, rüşvete, yolsuzluğa, hırsızlığa bulaşmış birkaç bakan sorunu bulunmuyor. Karşımızda bu adilikleri artık suç, ayıp ya da günah görmeyen bir iktidar partisinin yozlaşmış, çürümüş, kokuşmuş kurumsal kimliği duruyor. Bu kararlarla bütün parti adeta kurumsal olarak “hepimiz hırsızız, hepimiz rüşvetçiyiz, hepimiz yolsuzuz” diye haykırmış ve dahası “hepimiz Reza Zarrab’ız” demiş oluyor.
Tıpkı Hannah Arendt’in “A Report on the Banality of Evil / Eichmann in Jerusalem” adlı kitabında kavramlaştırarak düşünce dünyasına hediye ettiği “kötülüğün sıradanlığı” tabirinin çağrıştırdıkları gibi. Komisyonda çıkan kararla AKP’nin kurumsal olarak sahiplenmesi sonucu hırsızlıklar, rüşvetler, yolsuzluklar, keyfilikler, yalanlar, iftiralar ve hukuksuzlukların yol açtığı kokuşma ve çürüme de iyice sıradanlaşıyor. Zaten Arendt de, farklı bir konu ve bağlamda olsa dahi, aslında akıl almaz kötülüklerin ortalama her insanın yapabileceği türden günahlar olduğunu anlatmıyor muydu?
Hatırlayalım: Nazi subayı Adolf Eichmann, II. Dünya Savaşı’ndan sonra Arjantin’de yakalanıp soykırım suçundan yargılanmak üzere Kudüs’e götürülünce, New Yorker dergisi, New York’ta yaşayan bir Alman filozof olan Hannah Arendt’i duruşmayı izlemesi için Kudüs’e göndermişti. Arendt mahkemeyi takip etti ve izlenimlerini uzun uzadıya dergi için yazdı. Daha sonra kitaplaşan o metinde Arendt, milyonlarca insanı toplama kamplarında ölüme yollayan Eichmann’ın suçunu “kötülüğün sıradanlığı” kavramıyla açıklamıştı. Bu kavramla Arendt,  kötülüğün “sıradan” bir şey olduğunu değil; tam tersine büyük insanlık suçlarının sıradan insanlar eliyle gerçekleşebileceğini anlatmak istiyordu. Adolf Eichmann mahkemede suçunu kabul etmemiş, sadece kendisine verilen emirleri yerine getirdiğini savunmuştu. Arendt işte bu patolojiyi sorguluyordu: Eleştirel mesafeden ve düşünceden yoksunluk, Eichmann’ın cinayetlerini “sıradan” hale getirmişti
Arendt büyük zulümlerin en basit karakter özelliklerinden çıkabileceğini hatırlatmış ve bunların en kötüsünün adını “kariyerizm” olarak koymuştu. “Eichmann aslında vasat bir bürokrattı, üstlerinin ve diktatörün gözüne girmek için kendisine verilen işi en iyi şekilde yapması gerektiğini düşünüyor, bunu meşru görüyordu. Kendi ikbalinden başka amacı yoktu,” diyor Arendt. Kısacası, insanlık tarihinin en büyük soykırımlarından biri, kariyer düşkünü çapsız memurlar eliyle hazırlanmıştı.
Tıpkı 17/25 Aralık yolsuzluk ve rüşvet skandalından sonra yaşananlar gibi. Tıpkı niyetleri halis olmayan yozlaşmış bir siyasal ekibe hizmet ederek hırsızlığı, yolsuzluğu, rüşveti aklamayı bürokraside terfi almanın, siyasette ilerlemenin, yargıda yükselmenin bir yolu gören kifayetsiz muhterislerin yapıp-ettikleri gibi. Arendt’in “kötülük mekanizması göründüğünden daha basittir” tezinin Türkiye’deki bu yozlaşma, çürüme ve kokuşma için de geçerli olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Yozlaşmış bir siyasi çetenin rüşvet ve yolsuzluklardan pay dağıtıp rıza devşirerek meşrulaştırdığı korkunç bir despotizme doğru gidişatın yolunun küçük menfaatlerin taşlarıyla döşeli olduğunu henüz aklını yitirmemiş herkes görebiliyor. Bürokrasinin çarkları, “kariyerizm” ve tatmin olmak bilmez menfaatler Türkiye’de despotluğa, diktatörlüğe doğru hızla yol aldıkça artan yozlaşmanın, çürümenin ve kokuşmanın bitmek bilmez yakıtlarını oluşturuyor.
Bu zehirli yakıt yanmaya bir kez başlamaya görsün. Geriye ne ahlak, ne hukuk, ne din, ne ilke, ne tutarlılık bırakıyor. Sadece iki kişi arasında yaşansa bile hayat boyu utanılacak bir sürü kepazeliğe milyonların gözü önünde imzalar atılabiliyor. Bir dönem daha milletvekili olabilmek, oturduğu başbakanlık ya da bakanlık koltuğunun sıcaklığını bir süre daha uzatabilmek, bulunduğu pozisyonu bir basamak daha yukarı taşıyabilmek, ekonomik kazançlarına haram helal demeden yenilerini katabilmek ya da var olana halel gelmesinden endişe ederek etliye sütlüye karışmaktan uzak durmak sayesinde kötülük de sıradanlaşıyor, ahlaksızlık ve omurgasızlık da…
Her yerde hissedilen bu kesif çürüme ve mide bulandırıcı kokuşma artık sinsice, gizliden ve yavaş yavaş değil, arlanmaz bir cüretkarlıkla, hayasız bir aleniyetle ve şımarık bir hızla yayılıyor. En tepeden başlayan bu yozlaşma, çürüme ve kokuşma, önce en tepedekinin yakınlarına sirayet ediyor, sonra kurumlarına ve en sonunda tüm topluma… Balık baştan kokmakla kalmıyor, tüm vücudu da kokutuyor, çürütüyor… Kokuşma ve çürümeyi yaygınlaştırıp, kurumsallaştırıp kendilerinin ve toplumun ana karakteri haline getiriyorlar. Yani tehlike açıkça görünür olanlardan bile büyük!



Not: Bu yazıda Can Bahadır Yüce’nin 8 Temmuz 2014 tarihinde Zaman gazetesinde yayınlanan “Kötülüğün sıradanlığı” başlıklı yazısından faydalanılmıştır.
 

4 Ocak 2015 Pazar

5 Ocak: Erdoğan için risk, Davutoğlu için sınav


17/25 Aralık yolsuzluk rezaletinin 17 Aralık kısmını soruşturan Meclis Yolsuzlukları  Soruşturma Komisyonu, yolsuzluk skandalına adları karıştığı için istifa etmek zorunda kalan 4 bakanla ilgili kararını Pazartesi günü verecek. Tonlarca somut delile rağmen yargıya müdahale edilerek apar topar üstü kapatılmaya çalışılan 17 Aralık rezaletinin Yüce Divan’a gönderilip gönderilmeyeceği yapılacak oylamayla netleşecek.
Malumunuz Meclis Yolsuzlukları Soruşturma Komisyonu iktidar partisinin ciddi ayak diremelerinden sonra kurulmuş olmakla birlikte başkan ve başkan yardımcıları ile üye çoğunluğu iktidar partisinden olan bir komisyon durumunda. Buna rağmen bakanların rüşvet alıp yolsuzluk yaptıkları konusunda iddialar ve delillerin son derece güçlü olması karşısında AKP ağırlıklı bu komisyondan yakın zamana kadar gelen sinyaller 4 bakandan en azından bazılarının Yüce Divan’a gönderileceği yönündeydi. Ancak, baskılar sonucu 5 Ocak’a ertelenmiş olan kararın arafesinde bu eğilimin tersi yönde değiştiğine dair güçlü emareler var.
17/25 Aralık skandalının baş aktörü olduğuna dair ciddi bir algının bulunduğu Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, rezaletin ortaya çıkmasından itibaren bu soruşturmayı “hükümete karşı bir darbe” şeklinde sunmaya çabaladı. Alelacele uydurduğu “paralel devlet” safsatasına eşlik eden yoğun iftira ve yalanlarıyla iç kamuoyunun önemlice bir kısmını “17/25 Aralık bir darbedir” yalanına inandırmakta başarılı da oldu. Yargının işini yapması iyice hukuk dışına çıkan Erdoğan ve adamları tarafından engellenirken, apar topar görevden almalar sonrası atanan yandaş savcılar marifetiyle 17 Aralık soruşturmasına takipsizlik kararı verdirilerek bu skandalın üstü örtülmeye çalışıldı. 17/25 Aralık yolsuzluk skandalıyla ilgili, yarı yargısal bir süreç olarak geriye resmen ve fiilen sadece Meclis Yolsuzlukları Soruşturma Komisyonu’nun çalışmaları kaldı. Şimdi bütün gözler, kamuoyunun yakından bildiği onca güçlü delillere rağmen, kerhen oluşturulan bu komisyonun yolsuzluktan müstafi bakanları aklama işlevi görüp görmeyeceğine odaklanmış durumda.
AKP ve özellikle hukuk ve yargının geriye kalan en küçük kırıntısından bile korkan Erdoğan ve taifesi için risk gerçekten de çok büyük. O yüzden soruşturma komisyonuna tarihin görebileceği en büyük baskıyı yapmaktan imtina etmiyorlar. Bir taraftan, bireysel olarak yolsuzluk pisliğine bulaşmadığı için farklı açıklamalar yapmaya meyleden Başbakan Ahmet Davutoğlu’nu sindirmeye çabalıyorken, diğer taraftan AKP’li komisyon üyelerini dört bir koldan baskı altına alıyorlar. Bütün bu baskılara rağmen Komisyon olur da dosyayı Yüce Divan’a gönderme kararı verilebilir endişesiyle de Yüce Divan vazifesi görecek Anayasa Mahkemesi (AYM) üzerinde peşinen büyük bir baskı kurmaya çalışıyorlar. Doğrudan Erdoğan’ın kontrolünde yayın yapan yandaş medyanın bu konudaki gayretleri durumu apaçık ortaya koyar nitelikte. Başlıkları bile Erdoğan ve adamları tarafından atılan yandaş gazetelerin Pazar günkü manşetlerine şöyle bir bakmak, komisyonun vereceği kararın Erdoğan cenahı için ne kadar hayati olduğunu gözler önüne sermeye yeter.
Mesela, kerhen kurulan komisyonun üyelerinin en az yüzde 60’ı AKP milletvekili olduğu halde Erdoğan’ın kamudan ihalelerle semirtilen yandan işadamlarına kurdurduğu iddia edilen finans havuzundan fonlanan Sabah gazetesi manşetten “Yüce Divan kumpası darbenin son halkası” demiş. Benzer durumdaki Akşam gazetesi manşetinde “Yüce Divan’la darbe girişimi” başlığını atarken, Akşam’ın ucuz kardeşi Güneş gazetesinin manşetine “Yüce Divan kumpası” başlığı yerleşmiş. Yandaşlıkta diğer gazetelere fark atmak için çırpınan Yeni Şafak gazetesi ise sürmanşetten “Yüce divan darbeye destek olur” başlığını kullanmış.
Star, Akit, Milat gibi diğer bazı yandaş gazeteler ise barajı daha ileride kurmayı tercih etmişler. Birinci sayfa başlıklarında AYM’yi yıldırmayı amaçlayan ve halk nezdindeki inandırıcılığını zedelemeyi hedefleyen başlıklar kullanmışlar. Mesela, Star gazetesi sürmanşetinde AYM için “Darbeye biat, millete boykot” demiş. Milat gazetesi de AYM Başkanı Haşim Kılıç’ın fotoğrafı eşliğinde sürmanşetten “Yüce Divan ne kadar adil” diye sormuş. Akit gazetesi ise birinci sayfasından yine Haşim Kılıç fotoğrafı altında “Cübbeni çıkar, siyasete gir” demek suretiyle başkanı üzerinde baskı kurarak AYM’yi hedef almış.
            Tüm bu ve benzeri yandaş gazetelere Erdoğan kontrolünde kesintisiz yayın yapan pek çok televizyon kanalının aynı yöndeki çabalarını da eklerseniz, Erdoğan cenahında 5 Ocak’la ilgili kaygı, endişe ve paniğin derinliğini rahatlıkla anlayabilirsiniz. Peki bu derin endişe ve görülmedik panik havası niye? Neticede Yolsuzluk Komisyonu AKP’li vekillerin üyelerinin çoğunluğunu oluşturduğu bir komisyon değil mi? Velev ki komisyondaki oylama sonucu yolsuzluğa bulaşmış bakanları Yüce Divan’a gönderme yönünde çıksa dahi, Yüce Divan vazifesi görecek AYM üyelerinin çoğu, yine aynı şekilde, bir AKP’li olan ve AKP’li kalan Abdullah Gül’ün cumhurbaşkanlığı döneminde atanmış bir mahkeme değil mi? Öyleyse bu endişe ve panik sahiden niye?
            Anlaşılan o ki, son bir yıldır tüm soruşturma süreçlerini engelleme, skandalın üzerini örtme, delilleri karartma, bu vahim rezaleti yargıdan kaçırma çabalarına rağmen müstafi 4 bakanla ilgili somut deliller o kadar güçlü ki, AKP çoğunluklu komisyonun ne kadar zorlasa da bu bakanları Yüce Divan’a gönderememezlik edemeyeceğinden ciddi endişe duyuluyor. Çünkü delillerin ne kadar güçlü ve sağlam olduğunu en iyi yolsuzluk yapan bu bakanlar ve kaderlerini onların kaderiyle bir gören siyasi hamileri ile yol arkadaşları biliyor. Erdoğan’ın çevresini esir alan endişe ve panik ile yolsuzluk komisyonunu hedef alan görülmedik baskı bu yüzden olsa gerek.
Öte yandan, şayet komisyon 17 Aralık’ta delilleri ortaya saçılan rüşvet ve yolsuzluklarından dolayı istifa etmek zorunda kalan bakanları Yüce Divan’a yollama kararı verirse hakikaten de yer yerinden oynayacak. Böyle bir durumda ne Erdoğan-Davutoğlu ilişkisi bugünkü gibi devam edebilecek, ne de AKP bugüne kadar bildiğiniz AKP kalmayı sürdürebilecek. Çok büyük bir ihtimalle iktidar partisi AKP, 2015 seçimlerine aylar kala Erdoğancılar ile hükümetçiler arasında ciddi bir yarılmaya sahne olacak.
Tamamen Erdoğan’ın tercih ve iradesiyle başbakan atanan Davutoğlu belki de yine ilk kez bu sayede kendi siyasi iradesini ortaya koymanın imkanını yakalayacak. Erdoğan’ın gölgesi altında ezilme eziyetinden kurtulacak. İç ve dış kamuoyunda hakkında şekillenen “iradesiz bir Erdoğan kuklası” olduğuna dair güçlü algıdan yakasını kurtarma şansı elde edecek. Kendisi hakkında övgüler dolu bir siyasi şarkı yaptıracak kadar cesaret gösterebilmiş Davutoğlu’nun özgül siyasi ağırlığının ve özgüveninin sınırlarını da bu oylama vesilesiyle görmüş olacağız.
Özetleyecek olursak, Meclis Yolsuzlukları Soruşturma Komisyonu’nun 5 Ocak oylaması, kendisi ve ailesinin adı çok vahim rüşvet ve yolsuzluk iddialarına bulaşmış Erdoğan için ne kadar büyük bir riskse, Davutoğlu için de o kadar büyük bir sınav niteliğinde. 5 Ocak’ta Erdoğan’ın istediği gibi yolsuzlukların üstünü örtme yönünde bir karar çıkarsa, “yolsuzluk yapan kardeşim bile olsa kolunu keserim” diyen Davutoğlu’nun siyasi ömrü fiilen sona ermiş olacak. Çünkü, Davutoğlu’nun söylemine hakim olan ‘kol koparma’ retoriği yerini “kol kırılır yen içinde kalır” eğilimine bırakmış olacak. Böylece AKP’nin parti olarak kurumsal çürümüşlüğü geriye hiçbir şüphe bırakmayacak şekilde tescillenecek. Dahası, Davutoğlu’nun potansiyel bir siyasi lider olma şansı tamamen sona erecek. Erdoğan’ın sıradan bir memuru olma vasfı perçinlenmiş olacak. AKP ise, Meclis grubu ve hükümeti ile yozlaşmış Erdoğan despotizminin aracısı bir yoz sekretaryadan ibaret olduğunu kanıtlamış olacak.
17/25 Aralık skandalının akıbeti mi? Hiç kimsenin şüphesi olmasın ki tarihin gördüğü en büyük rezalet olarak etkisini artırarak sürdürecek. Yüce Divan’a gönderilmeme durumunda sanık bakanlar Yüce Divan’da aklanma şansını yitirmekle kalmayacak sadece, üstelik bu karar skandalın üstünü örtmeye de yetmeyecek. Tarihin gördüğü bu en büyük ve en kirli yolsuzluk girdabı Davutoğlu dahil AKP’de geriye kalan bir avuç nispeten temiz kişileri de içine alarak önüne ne gelirse bir kara deliğe doğru süpürecek. Yolsuzluk skandalı, AKP üstünü örtmek için çırpındıkça daha da büyüyecek ve peşini asla bırakmayacak.
Özetin özeti: Komisyonun 5 Ocak oylaması AKP’nin siyasi geleceği ve Türk siyaseti için her halükarda bir milat olacak.

1 Ocak 2015 Perşembe

Davutoğlu’nun sefaleti

2014 ekonomi, dış politika, siyasi istikrar, sosyal barış, güvenlik, hukuk güvencesi, temel hak ve özgürlükler açısından Türkiye için çok zor, hatta bir felaketler yılı oldu. Bütün bu alanlarda maalesef çok ciddi geriye gidişler, Türkiye’nin yıllardır boğuştuğu sorunlarda çok ciddi derinleşmeler yaşandı. Üstesinden gelinemediği gibi daha da derinleşen bu sorunlar maalesef artarak 2015’e miras kaldı.
İşin daha vahim ve acıklı tarafı ise kendilerinden çözüm beklenenlerin bizatihi yaşanan sorunların kaynağı ya da müsebbibi olması. Mesela tam teşekküllü bir tek adam diktatörlüğü kurma ihtirasına kendisini iyice kaptıran Recep Tayyip Erdoğan’ı ele alalım. Tüm ülkenin Cumhurbaşkanı olma çabasına girmeye asla tenezzül etmeyen, ağır propagandayla şöyle ya da böyle desteğini aldığı önemlice bir kitlenin sağladığı çoğunlukçu hegemonyayı meşruiyet zanneden Erdoğan, ülkeyi hızla bir felakete sürüklüyor. Gerek akıl almaz hezeyan ve paranoyalarla dolu söylemleri, gerek yapıp ettikleri ve gerekse pek çok kez açıkça niyet beyanında bulunduğu halde  bürokratik ve sosyal direnç noktalarını aşamadığı için gerçekleştiremediği teşebbüsler Türkiye’yi hızla yönetilebilir bir ülke olmaktan çıkarıp, öngörülebilirliği düşük bir kaoslar ve belirsizlikler girdabına çekiyor.
Bu saatten sonra, toplumla devlet arasında ve devletin kurum ve organlarının kendi aralarında ilişkileri düzenleyen, görev ve sorumluluklarını tanımlayan Anayasa’yı fiilen ilga eden bir Cumhurbaşkanı’nın ülkeye bir karabasan gibi çöreklenen sorunların çözümüne katkısını beklemek sanırım abesle iştigal olurr. Anayasa’da Cumhurbaşkanı’nın yetki ve sorumlulukları çok açıkken, yürütmeye dair yetkilerini kullanma alanı son derece kısıtlıyken, Erdoğan’ın devlet ve kamu eksenli rant ekonomisinin iplerini sımsıkı elinde tutmaya devam etme isteği devletin en tepesinden başlayarak anayasal düzenin tarumar edilmesinin yolunu açıyor. Devletin başı olarak Erdoğan’ın kendi pozisyonunun Anayasa’da tanımlanan yetki ve sorumluluklarına, had ve sınırlarına uymadığı bir ortamda demokratik bir anayasal düzenden bahsetmenin imkanı da kalmıyor.  
Artık şunu açıkça ve hiç çekinmeden söylemeliyiz ki, uzunca bir zamandır Erdoğan tek başına Türkiye demokrasisi ve hukuk devletinin en büyük sorununu teşkil ediyor. Kamu bütçesinin tüm ilgili kural ve kanunlarını keyfi bir şekilde ihlal ederek şahsının kullanımı için inşa edilen tartışmalı Ak Saray’ın hikayesi bile Türkiye’nin içinde bulunduğu acınası durumu gözler önüne sermeye yeter. Birçok mahkeme kararına rağmen inşası illegal bir şekilde devam eden, bugün 35’ten fazla ciddi davaya konu olan Ak Saray’ın temeli atılırken Erdoğan için bir Başbakanlık sarayı olarak planlanması, cumhurbaşkanı seçilir seçilmez ise yine Erdoğan’ın şahsı için derhal Cumhurbaşkanlığı Sarayı’na dönüştürülmesi Erdoğan’ın kamu kaynaklarını ne kadar keyfi ve şahsi amaçları için kullanabileceğinin açık bir delilini oluşturuyor.
Öte yandan, Erdoğan’ın yasama, yargı, yürütme ve insanların özel hayatlarını ilgilendiren konularda durmaksızın konuşması ve bu alanlarda belirleyici bir müdahil olma çabası da sorunun bir başka boyutunu oluşturuyor. Dünyanın hangi demokratik medeni ülkesinde bir devlet başkanı günde birkaç kez konuşma ihtiyacı duyar ki! En küçük bir açılışı, en sıradan bir bayi toplantısını bile kendisi için bir konuşma platformuna dönüştürme çabasındaki garabete hangi devlet başkanı tenezzül eder! Obama konuşacak olsa, Kraliçe konuşacak olsa, Kral konuşacak olsa, Holand konuşacak olsa, Putin konuşacak olsa haftalar öncesinden ne diyecekleri tüm dünya tarafından merak edilirken, akla gelebilecek en zırva konularda bile günde 3-5 kez konuşmayı meziyet sanan bir adam neden ilgi çeksin, neden saygı uyandırsın! Kadınların ne zaman ve kaç kez hamile kalması gerektiğinden, insanların ne yeyip içeceğine varıncaya kadar burnunu sokmadığı bir konu kalmayan bir adamın liderliğinin herhangi bir kıymeti olabilir mi?
Bu noktada önemli bir sorunun altını çizmek gerekiyor: Madem ki hala şeklen parlamenter bir demokratik sistem olan Türkiye’de sistemin kurum ve kuralları had ve sınır tanımayan Erdoğan tarafından hoyratça ihlal ediliyor ve madem ki Erdoğan cumhurbaşkanı olarak bir çözüm mercii olmaktan çıkıp sorunların ana kaynağı haline geliyor, demokratik hukuk sisteminin kendisini koruma ve kollama imkanı hiç mi bulunmuyor? Bir askeri darbe sonrası kaleme alınmış ve darbeci general Kenan Evren’in Cumhurbaşkanlığındaki despotik ihtiyaçlarına göre tasarlanmış olsa bile 1982 Anayasası bu konuda oldukça önemli emniyet sübaplarıyla donatılmış. O beğenmediğimiz darbe anayasası bile Cumhurbaşkanı’na sembolik bazı yetkiler vermekle birlikte hiçbir şüpheye mahal bırakmaksızın ülke yönetiminden Başbakan liderliğindeki Bakanlar Kurulu’nu sorumlu tutmuş.
Mesela Anayasa’nın 105. Maddesi, Cumhurbaşkanı'nın, Anayasa ve diğer yasalarda Başbakan ve ilgili bakanın imzalarına gerek olmaksızın tek başına yapabileceği belirtilen çok kısıtlı sayıdaki işlemleri dışındaki bütün kararlarının ancak Başbakan ve ilgili bakanların imzalarıyla geçerlilik kazanacağının ne olarak altını çiziyor. Ve üstelik bu kararlardan Cumhurbaşkanı’nın değil, Başbakan ve ilgili bakanın sorumlu olacağını da özellikle belirtiyor.
Anayasa’daki açık hükümlere ragmen fiilen ülkeyi yönetmek üzere görgüsüzlük abidesi sarayında 13 yeni birim kuran, Özel Başdanışmanı’nın bile Başabakan Ahmet Davutoğlu’na talimat verme cüretini kendisinde görmesine imkan veren bu kokrunç çarpıklık nasıl mümkün olabiliyor? Bu sorunun cevabı çok basit ve adresi elbetteki sorunun kaynağı olan Erdoğan değil. Türkiye’yi korkunç bir felakate sürükleme potansiyeli olan bu rezillik tamamen Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun sefaletinden, irade zaafından ve muktedirsizliğinden kaynaklanıyor. Diktatör olma eğilimli her muhteris gibi Erdoğan’ın da demokraik hukuk devleti  ve toplumsal barış açısından sorun ve bir tehdit olma potansiyeli maalesef Davutoğlu’nun örneğine tarihte rastlanılmayacak bir pejmurdelikle sergilediği siyasi ve iradi (İRADİ)  acziyetinden dolayı reel bir sorun olarak karşımıza çıkıyor.
Bütün yaşananlar gösteriyor ki Davutoğlu, şahsiyetiyle kendisi olmak ve kalmak yerine maalesef Erdoğan’ın mukalliti bir minion olmayı maharet sanıyor. Hala bazı kırıntılarının geriye kalmış olduğunu düşündüğümüz kendi şahsiyetini, izzetini, iradesini Erdoğan’ın had bilmez, sınır tanımaz zorbalığına feda ediyor. Hatta bununla da yetinmeyip Erdoğan zorbalığına teşne bir profil çiziyor, bir görüntü veriyor. İşte bu şartlar altında Erdoğan’ın bir özel danışmanının bir başbakan için “Davutoğlu’nu bu göreve biz getirdik”, “Davutoğlu’na bu yetki ve sorumluluğu biz verdik” cüretkarlığı daha bir anlışabilir oluyor.  Bana göre bu sekalet o danışmanın cüretkarlığından ziyade Davutoğlu’nun içinde bulunduğu sefil durumdan kaynaklanıyor.
Erdoğan 5 Ocak’ta Bakanlar Kurulu’na başkanlık edeceğini duyurduğunda kamuoyunda tartışılmış, sonunda Davutoğlu ve yardımcısı çıkıp spekülasyonları reddederek 5 Ocak’ta böyle bir toplantının olmayacağını duyurmuştu. Sonra ne oldu dersiniz? Erdoğan Bakanlar Kurulu’na 19 Ocak’ta başkanlık edeceğini duyurdu, ve Başbakan bu dayatma karşısında gıkını bile çıkaramadı. Dahası TÜSİAD Başkanı büyük bir risk alarak yapması gerekeni cesaretle yaptı ve “Muhatap olarak Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı değil, Başbakan Davutoğlu’nu gördüklerini” deklare etti. Beklendiği gibi Erdoğan’ın buna tavrı çok sert oldu ve bir daha hiçbir TÜSİAD etkinliğine katılmayacığını yüksek perdeden dile getirdi. Minionu durur mu hiç, “benim muhatabım artık sensin” diyen TÜSİAD’a alalacele sert çıkarak iş hacmi Türk ekonomisinin yüzde 50’sine tekabül eden bu iş örgütünün etkinliklerine kendisinin de katılmayacağını duyurdu.
            Tüm bunlar Türkiye’nin en önemli sorununun gün geçtikçe daha da despotlaşan Erdoğan’ın cüretkar zorbalığı kadar Başbakan Davutoğlu’nun içler acısı sefaleti olduğunu da gösteriyor. O kadar ki, Başbakan’ın liderliğindeki Bakanlar Kurulu’nun yetkileri, kim tarafından hazırlandığı pek belli olmayan bazı yasal düzenlemelerle, Erdoğan’a koşulsuz itaatten başka değeri olmayan bazı hükümet üyelerine transfer ediliyor. Mesela normalde Anayasal olarak Başbakan’ın kontrolündeki Bakanlar Kurulu’nun kararını gerektiren “Olağanüstü hal ilan etme yetkisi” Erdoğan’ın emrine amade İçişileri Bakanı Efkan Ala’ya devrediliyor. Zaten tartışmalı olan iradesi silikleştiği, şahsiyeti sıfırlandığı halde koltuğuna yapışmayı meziyet sanan  Davutoğlu, büyük bir acziyet sergileyerek Başbakanlık yetkilerinin tırpanlanmasını, makamının bypass edilmesini sineye çekmek suretiyle bilerek ya da bilmeyerek despotik gidişatın en büyük payandası oluyor ve Türkiye’yi felakete sürükleyen tarihi bir ihanetin parçası haline geliyor. Bizden söylemesi…